26 Temmuz 2007

Falcılar Birliği 3. Olağan Toplantısı Programı




1. Vakit Pazartesi

09.30 - 10.00 : Açılış Konuşması
Nurten Kömür / Kahve Falcısı

10.00 - 10.45 : Son Bir Yılda Gördüklerimiz
Fikret Sema Gülçam / Kahve Falcısı

10.45 - 11.00 : Kahve Molası

11.00 - 12.00 : Toplantı Gündemine Genel Bakış

Hüsrev Dilenli / Tarot Falcısı

12.00 - 14.00 : Öğle Yemeği

14.00 - 15.00 : Bizi Bekleyen Tehlikeler
Esma / Kahve ve Su Falcısı

15.00 - 16.00 : Erkek ve Kadın Falcılar Arasındaki Farklar
Tekin Şensoy / Kahve Falcısı

16.00 - 16.30 : Uzun Bir Kahve Molası

16.30 - 17.30 : Falda Yalan
Şiraz Serin / Kahve ve Su Falcısı

2. Vakit Salı

09.30 - 10.00 : Ölümü Görmek Üzerine Bir Vaka Çalışması

Sedat Köklü / Kahve Falcısı

10.00 - 10.45 : Bir Meslek ve Lanet Olarak Falcılık
Sena Şükür / Su Falcısı

10.45 - 11.00 : Kimsenin Konuşmadığı Bir Kahve Molası

11.00 - 12.00 : Gerçekten Öğrenmek İstiyor musunuz?
Hüsrev Dilenli / Tarot Falcısı

12.00 - 14.00 : Öğle Yemeği

14.00 - 15.00 : Falcının Yıllar Süren Yorgunluğu
Esma / Kahve ve Su Falcısı

15.00 - 17.00: Çalışma Grubu: Tarot ve Su Falı Esasları
Tekin Şensoy & Şiraz Serin

17.00 - 17.30 : Herkese Çok Sıkıcı Gelecek Olan Bir Kahve Molası

17.30 - 18.00 : Falcılar Birliği Başkanlık Oylaması

18.00 - : Kapanış Konuşması ve Kokteyl
Esma / Kahve ve Su Falcısı

3. Vakit Çarşamba

Herşeyin gerçekleşme olasılığının oldukça yüksek olduğu ve hiçbirşey olmasa da fark edilmeden yaşanacak olan birgün.

13 Temmuz 2007

Yedek Cambazın Dediği


Ben yedek cambazım. Tam 5 senedir, ustam baş cambazın izinde/gölgesinde, ustam hastalanırsa diye yetiştirilmiş - ki böyle birşey hiç olmadı, ikili gösteri vaadiyle ilk seneler heyecanlanmış olan yedek cambaz Halim'im ben.

Küçükken gecekonduların yıkılmasıyla binalaşmış mahallemizde, anahtarını kapı üstünde unutan komşu teyzeler için balkondan balkona tırmanır, açık pencerelerden evlere girer, ocakta unutulmuş patlıcan, fasulye, pilav, dolma ve imam bayıldıları son anda yanmaktan kurtarır, evin içinde hızlı bir tur attıktan sonra gidip teyzelere kapıyı açardım. Sanırım beni kötü biri olmaktan alıkoyan ilk hayır dualarımı böyle aldım.

İşsiz hayatımın en büyük gösterisi, gece yarısı altıncı katta oturan sevgilim Nurcan'ın odasına tırmanmak değil, az iniltili bir sevişmeden sonra yan odada uyuyan babasından kaçmak için pencereden aşağıya atlamaktı. Önemsiz birkaç kemik dışında kırılan bir yerim olmamakla birlikte, bir yerlerden atlamak bu olaydan sonra benim için vazgeçilmez oldu ve bunu iş edinmeye karar verdim. Fakat mahalle çocuklarının önünde ya da sünnet düğünlerinde yaptığım ufak çaplı gösterilerden ancak sigara ve belki de birkaç bira parası çıkarabiliyordum.

Bir gün, yine aklına estiği gibi çıkıp geliveren dayım ve onun kederli eşi/küskün çocuklarıyla otururken, "Bana çekmişsin hayta, ama artık para kazanman lazım" demişti dayım. Sonra da göz kırpmıştı. Sen de benim gibi hırsız olacaksın, başka yolu yok der gibiydi. Bu sırada İstanbul'a kısa bir süreliğine gelen Rus sirkinin siyah beyaz gösterisini izliyorduk televizyonda. Önce sarışın güzel bir kadın kafasını azgın bir aslanın ağzının içine soktu ve annem "ekmek hakikaten aslanın ağzında baksanıza" dedi. Ardından iki küçük çocuğun çevirdiği ipin üstünden ağır adımlarlarla atlayan bir fili izledik. Ateşten bir çemberin içine korkusuzca dalan köpekler gördük ve hepimiz bu hayvanların nasıl olup da bu kadar evcilleşmiş, uysal olduğuna toplu halde şaşırdık. Oysa Pavlov'dan önce bile - ki sirk camiasında kendisi bir üstat olarak tanınır, koşullanma buluşları her sirkçinin göz bebeğidir - bu hayvanların açlıkla terbiye edildiği, üç gram yemek için ayakları kızgın ateşte yürüdükleri bilinirmiş.

Dayımın göz kırpmaları, el işaretleri ve dokundurmalarından fırsat buldukça izlediğim gösteride beni en çok etkileyen, ününü mesleğin ilk günlerinde öğrendiğim Rus ip cambazı Viladimir oldu. Trapezci dört kız sahnenin sağından ve solundan kendilerini bırakarak havada değişik gösteriler yapıyorlar, trapezlerin düşüş hızıyla sallanan ipte Viladimir hiç beklenmeyecek bir rahatlıkla elleri açık bisiklet sürüyordu. Gösteri bittiğinde kamera seyircilere odaklandı, çocukların ve büyüklerin alkışları, çığlıkları, ıslıkları arasında Viladimir bu sefer kendini boşluğa bırakıp havada dört ters takla atarak sağlam biçimde yerdeki toprak alana indi. Her zamanki zarafetiyle seyirciyi selamladı, trapezci kızları da yanına alarak sahneden ayrıldı. İşte bir gecede hırsızlıktan cambazlığa böyle geçtim.

Tam beş senedir, bu sirkte, allahın unuttuğu bu insanların arasında oradan oraya, büyük küçük kasaba ve şehirlere yolculuk ediyorum. Ustam, ilk başta bana çok sevecen geldi. Onu bir baba gibi sevmem gerektiğini, bir abi gibi her dediğini yapmam gerektiğini anlattı ilkin. Kısa boyu ve kırlaşan saçlarıyla sarışın Rus cambazdan farklı olsa da, buradaki kadınlar arasında belli bir popülerliği vardı. Bu da benim hoşuma gidiyordu, zira ne de olsa ben de yetişip bir gün onun gibi olacaktım. Ondan çok şey öğrendim, hakkını yiyemem. Öğrendiklerimle ve belki yaşımın da getirdiği bir hevesle hergün farklı bir gösteri fikirleriyle çıkar oldum karşısına, ama ustam bunların hiçbirini uygulamadı, çıraklığım hiç bitmedi.
Sonra bir akşam, her evin balkonunda renkli fenerlerin asılı olduğu bir kasabada turnedeyken, asla hayal edemeyeceğim birşey oldu: ustam gösteri sırasında sendeledi. Belki sadece beş saniyede gerçekleşmiş bu olay sırasında, beş yılda hiç olmadığı kadar heyecanlanarak trapezimi aşağı bıraktım, ustamı son anda kolundan tutup trapeze çektim. Sanki sözbirliği etmişçesine ikimiz de seyircilere bakıp el salladık ve bu önceden planlanmış gibi davrandık.

O gece, üstümüzü değiştirirken, ustam belli belirsiz bir ses tonuyla "sağol, az kaldı ölüyordum" dedi sadece. Sendelemeyi gururuna yediremediğini bildiğimden ve endişelenecek birşey olmadığını düşündüğümden ona birşey sormadım. Ama ertesi gün aynı şey yine oldu ve sonra yine ve sonra yine ve hep! Seyirci bunu hala bir numara olarak gördüğünden ustam ipe çıkar çıkmaz sessizlik başlıyor, ustam yürümeye başladığında salondan çıt çıkmıyor ve düşüşe geçtiğinde herkes bana bakıp bağırmaya başlıyordu. Alkışların ustama mı bana mı geldiğini hiç bilmeden aylar geçirdim.

Ustam artık bana teşekkür de etmiyor. Her gece, birbirini tekrar eden bu gösteri hatasına rağmen, ne o ne de yönetim benim yedek cambazlıktan baş cambazlığa geçmemin zamanı geldiğini ima bile etmediler. Ve ben o kadar sıkıldım ki....

Bilirsiniz, her çırak "yağ satarım bal satarım ustam ölmüş ben satarım" şarkısının neşesinin de gösterdiği üzere, içten içe ustasının ölmesini ya da daha masumca ifade etmem gerekirse 'gitmesini' ister. Ben de bu gece ustam sendelediğinde trapezimi daha yavaş kullanacağım. Benim çok hain ve kötü niyetli olduğumu düşünebilirsiniz, ama şu an bu pek umrumda değil. Ustam bugün ölecek!

03 Temmuz 2007

Hatırlayanın Yeniden Yaratılan Hikayesi


O gün Nazlı'nın üstünde kırmızı parlak kumaştan, dar ve göğüslerinin bir kısmını cömertçe bizlere sunan bir bluz vardı. Fransız Kültür'ün gölgeli güzel bahçesindeki çakıl taşlı patikada, tanıdığı başka birkaç kişinin olduğu masaya doğru yürürken o, bahçenin en büyük zeytin ağacından bir yaprak koparıp mermer duvarın üstünde unuttuğu kitabının arasına sıkıştırmış ve Pasaport İskelesi'ne gitmek üzere çıkmıştım. Cumhuriyet Meydanı herzamankinden sakindi. Pasaport Kahvesi'nin cam kenarında kağıt oynayan yaşlılar, Kordon'da birkaç bira içmek için telaşsızca Gündoğdu'ya yürüyenler, denize dizili balonları tüfekle vurup bir paket sigara kazanmaya çalışanlar bile başka kahvelerde, başka şehirlerde, başka baloncularla olmalılar diye düşündüğümü hatırlıyorum.

İskele boştu. Saat 15.00 vapuru. Benimle birlikte üç kişi daha vardı. İskeleye yanaşan şeyin vapur değil büyükçe bir tekne olduğunu görünce heyecanlandım. O an o tekneyi daha önce görüp heyecanlanan başkaları da oduğunu ve bu insanlarla aramdaki bağın kimbilir hangi zihin gizine dayandığını düşündüm.

En az sigarasını yakmak için kıpırdanan sabırsız adam kadar ya da elinde poşetleriyle önce Karşıyaka'ya oradan Çiğli'ye gidecek kız kadar heyecansız görünüyorsam da, bir gün bu tekneye binmekten ve üç kişilik kısa bir yolculuk yapmaktan mutlu olacak birileriyle tanışma ihtimali bana keyif veriyordu. Bu nedenle gölgede 36 derecelik yaz sıcağında teknenin dışında oturup serinlemek yerine, içeriye oturmuş ve eskimiş ahşap kokan sıralarda, kuytu bir cam kenarında benim gibi olan insanları düşünerek Karşıkaya'ya gelmiştim.

Yoksa öyle olmamış mıydı?

O gün Nazlı'nın üstünde kırmızı parlak kumaştan, dar ve göğüslerinin bir kısmını cömertçe bizlere sunan bir bluz vardı, buna eminim. Ama o tekne, kuytu cam kenarı, ağaçtan koparıp bir kitabın arasına iliştirdiğim zeytin yaprağı şimdi bana çok imkansız geliyor. Belki de bir rüyayı anlatır gibi herşeyi yeniden kurguluyorum.