21 Temmuz 2008

KırmızıDivan Barı'nın Kadınlar Tuvaleti


KırmızıDivan Barında neden herkesin, özellikle de kadınların hemen sarhoş olduğu hiç bilinmezdi. Bu konu şehir insanlarının o kadar tuhafına gidiyordu ki, alkollü bir gecenin sonunda KırmızıDivan’dan çıkıp ertesi gün unutmak isteyecekleri birçok şey yapan erkekler ve kadınlar, bir süre düşündükten sonra soluğu hemen karakolda alırlar ve şikayet dilekçeleri yazarlardı. Sundukları biralar, votkalar, şaraplar ve rakılar sayısız kontrolden geçen bu barda, genel kuralların aksine hizmet verildiğini gösteren hiçbir kanıt bulunamamıştı. Ve şikayet dilekçesi yazan bu insanların neden ertesi gün yine de koşarak buraya geldikleri bir muammaydı.

O akşam - ki bunun tam olarak hangi akşam olduğunun hiçbir önemi yok- ben de herkes gibi daha ikinci biramda çakırkeyftim. Kadınlar tuvaletine giden uzun koridor herzamanki gibi kırmızı ve dumanlıydı. Duvarlara asılmış olan birkaç eski zaman fotoğrafına ve kimin boyadığı bilinmeyen resimlere, yine çok tanıdık birilerine bakar gibi baktım. Bu, buraya her gelişimde kendi kendime oynadığım bir oyundu. Bir fotoğrafta 60 yaşlarında olduğu hafifçe çıkmış kamburundan ve ensesinin altında birer ikişer anca seçilen kırlaşmış saçlarından belli olan bir adam, fötr şapkasının ve ince çizgili takım elbisesinin sakil duruşundan, zamanın kıyafet ve şapka kanunundan birkaç gün sonraya tekabül ettiğini hemen belli ediyordu. Başka birinde, milli bayramlardan birinde kısacık şortlar giydirilmiş olan liseli kızlar, saçları iki yandan örgülü, mutlu gülümsüyorlar, ve bakan herkeste bu karede kendi annesinin de olduğu izlenimini doğuruyorlardı. Belki bundandır ki, fotoğraf çerçevesinin sağında duvara yazılmış şöyle bir yazı vardı: “Bu fotoğrafın aynısı aile albümümüzde de var. Bar sahiplerine sordum, ama bunu nerden bulduklarını hatırlayamadılar. Annemin hangisi olduğunu söylemeyeceğim. Ama lütfen kızların bacaklarına çok bakmayın. Alper”.

Resimlerin birkaçı soyut ve pek birşey ifade etmeyen türdendi. Ya da ben bu türü çok sevmediğim için onların önünden geçerken hep ayakkabılarıma bakar ve bir dahaki sefere daha düz birşey giymem gerektiğini düşünürdüm. Evet, sarhoşken bu topuklularla yürümek zor oluyor ve ben bunu hep aptal soyut resimlerin önünden geçerken fark ediyorum. Ama bir resim vardı ki, işte o başkaydı. Tıpkı annesinin bulunduğu fotoğrafın nasıl olup da buraya geldiğini anlamaya çalışan çocuk gibi, ben de defalarca barmeninden tutun da elinde hep bir kadeh rakıyla dolanan ve KırmızıDivan’ın sahibinin sevgilisi olduğu her halinden belli olan şuh kadına, arada buraya uğrayıp, etrafı kartal gözleriyle süzen ve KırmızıDivan’ın sahibinin eşi olduğu her halinden belli olan rüküş kadına ve tabii barın sahibine kadar herkese “gerçek mi taklit mi”, “kimin portresi acaba?” , “ressam Türk mü?”, “birine göstermeyi düşündünüz mü?”, “ben birini çağırıp...mesela bir simsarı...araştırsam, aaaa hayır mı...pekii”, “arkasında tarih olabilir mi?” gibi sorular sormuş, her defasında da kimsenin hiçbir fikri olmadığını hayretler içinde görerek bu sefer kütüphanelerde, sanat kitaplarında ve tabii sınırsız diye bilinen internet aleminde çaresizce bir ipucu aramıştım. Fakat boşunaydı.

Resimdeki kadın bence Sabahattin Ali’nin o muazzam kitabında uzun uzun anlattığı Kürk Mantolu Madonna’sına benziyordu. Yüzü biraz daha solgun ve kemikliydi. Yaşını tahmin etmekse neredeyse imkansızdı. Ama beni her seferinde bu resmin önüne çivileyen, kadının yüzündeki ifade ya da anlamı bulma çabası değil, elbisesinin kıvrımlarına ince ince yazılmış ve çoktan silinmiş harflerde yatan gizleri çözmekti. Acı yeşil ve dizlerin hemen altına kadar uzanan ve bacak bacak üstüne attığı için çoğu yeri gölgeli ve içe kıvrılmış olan bu elbisenin pilelerinde, evet, sadece çok dikkatli baktığınızda fark edebileceğiniz harfler vardı. İlk baktığımda bunun yalnızca fırça hatası olduğunu düşünmüş, fakat sonrakilerden birinde etek ucuna doğru uzanan eciş bücüş bir “b” harfini ustalıkla seçmiş, sonra da her gelişimde biraz daha detay görür olmuştum. Haftalardır çabalamama rağmen yine de daha eteğin ilk pilesinde yazan cümleyi tamamlamayı başaramamıştım ve o akşam da resmin önünde geçirdiğim beş dakikaya rağmen “u” dan başka birşey göremeyerek duvara kurşun kalemle bu yeni harfi işledim:

B_ _s_ y b_k_ _y_ _u_

Tuvalete girdiğimde aynanın önünde öpüşen iki kız gördüm. Kızlar da beni gördüler ve istiflerini hiç bozmadılar. Uzun boylu olanı işten çıkmış, saçı fönlü, kısa ceketli ve 6 punto uzunluğunda siyah topuklu ayakkabı giyen biriydi. Kısa boylu olanı, dersten çıkmış, saçı dağınık topuzlu ve Converse’li biriydi. Kızlar birbirlerini tanımıyorlardı ve muhtemelen ertesi gün karakola gidip KırmızıDivan hakkında şikayet dilekçesi yazacaklardı.

Barın genel havasıyla hiç örtüşmeyen aslan başlı pirinç tokmağı çevirdiğimde akan suyun altına, herzamanki gibi önce bileklerimi uzattım. Sarhoşken yapılacak en iyi şeydir ya da bana öyle gelir. İki dakika boyunca öyle durmak zorundaydım, bu yüzden yine etrafı seyre daldım. Tuvaletlerin birinden belli belirsiz hıçkırıklar arasında telefonla konuşan bir kızın sesi geliyordu. Kız karşıdakine “Artık mutlu olmak istiyorum. Bunu hakediyorum” dedi. Karşıdaki eğer kadınsa ona verebileceği beylik cevaplar şunlardı:
1- Biliyorum.
2- Haklısın canım.
3- Evet, mutlu olmayı senden daha çok hakeden biri olamaz.
Karşıdaki erkekse ona verebileceği beylik cevaplarsa şunlardı:
1- Bunu yarın uzuuuuun uzun konuşalım.
2- Gelip seni alayım mı?
3- Ne kadar içtin sen?

Karşıdaki kızın sevgilisiyse “Ben de mutlu olmanı istiyorum, ne yapabilirim söyle” demiş olmalıydı histerik ve aşırı düşünceli bir edayla.
Karşıdaki her kimse içinden şöyle geçiriyordu bence “Gecenin bir vakti sarhoş olmuş ve kendini bi halt sanmaya başlamış. Ben de burda sabırla onu dinlemek zorundayım. Kapatsa da uyusam”.
Telefondaki kız “Bunu yapmak istemiyorum, sana gelmek istiyorum” dedi sonra. Gün gibi açıktı, eski sevgiliydi telefondaki.

Yandaki kabinden gelen sifon sesi telefonlu kızın sesini gittikçe bastırdı ve bir süre sadece tiz hıçkırıklar duyuldu tuvalette. Diğer kabinden çıkan kız hiç sarhoş değildi. İşte buna çok şaşırdım. Cebinden çıkarttığı rujuyla dudaklarını boyadı iyice. Ellerim hala suyun içindeydi ama nedense bana uzattı ruju birden. Teşekkür ettim ve istemediğimi söyledim. Duvara yaslanmış ve artık bazı kıyafetleri üzerlerinde olmayan diğer iki kıza uzun uzun baktı, sonra bana döndü “bazı insanların unutmak isteyecekleri şeyleri bu kadar istekle yapmaları ne ironik di mi?” dedi ve gitti.

Arkasından uzunca bir süre baktım. Aslında daha çok hayranlıkla...çünkü gecenin bir vakti burda sarhoş olmayan ve ne dediğini bilen birini bulmak zordu.
Sonra telefonlu kız, her defasında sesi daha da yükselerek ardarda aynı cümleyi bağırmaya başladı birden: "Bana ne oluyor...bana ne oluyor...bana ne oluyor" ve içeriden tuvaletin kapısına birşey vuruluyor olduğunu gösteren o kalın ses gelmeye başladı. “Tak...tak.....tak....tak”. Yüzümü çarçabuk yıkayıp aynada kendime baktığımda, yanağımdan ve burnumun ucundan süzülen damlalar arasında suratımda şaşkınlık, korku, merak, ürkeklik, telaş...kısacası türümüzü tehlikelerden korumak için evrimsel olarak gelilmiş her türlü duyguyu yansıtan ifade vardı.

Duvara yaslanmış olan ve artık üzerlerinde hiçbir şey kalmamış olan kızlar hala duymuyorlardı birşey. Ama telefonlu kızın bulunduğu tuvaletin kapısının sarsıldığı aynadan açık seçik görünüyordu. Kapıya yaklaştım ve tokmağı zorladım, açılmıyordu. Herşey hayal gibi...herşey ağır çekim...aynadaki görüntüm, aynada o an tuvalette olan diğer kadınların görüntüsü, aynada tuvalet kapısının sarsılan görüntüsü...Diğer kabine girdim, klozetin tepesine çıkıp boşluktan kafamı uzattım telefonlu kıza doğru. “Dur... lütfen” diyebildim sadece. Sesim o kadar kısıktı ki beni duymadı sandım. Ama kız durdu birden. Başını yukarı kaldırdı. İşte o an alnından dört yol boyunca aşağıya uzanan kanı, gözlerini tamamen kapatmış olan kanı ve artık yerdeki karolarda tıpkı koridorun duvarlarındaki gibi anlamsız bir soyut resim oluşturmaya başlamış olan kanı gördüm. Kıpkırmızı ve hem yaşamı hem ölümü aynı anda müjdeleyen.

Tuvaletten çıkıp o uzun koridor boyunca arkama bakmadan koştum. Sadece bir an, küçücük bir an resimdeki yeşil elbisenin pilesine takıldı gözüm. Barmen’e olan biteni çarçabuk anlatıp tuvalete koşturan insanların arkasından bakakaldığımda, aklımda birden şu cümle belirdi:

Birşey Bekliyorum.
Evet, buydu eteğin kıvrımlarından birinde yazan.

Resim: Bar Scene IV - Rhanavardkar Madjid

12 Temmuz 2008

Cambazın Ölümü


Sirkin bu yeşil, nemli, gri göklü ve derin denizli kuzey kasabasındaki son gününde, bazılarına göre herşey her zamanki sıradanlığında bazılarına göre ise yaklaşmakta olan bir trajediyi muştulayan tuhaf birçok işaretin gölgesinde yaşandı.

O gün her zamanki gibi bir gündü diyenler anlatmaya genelde şöyle başlıyordu:

“O Cuma günü ben de herkes gibi saat 6’ya doğru uyandım. Kahvaltımı ettikten sonra – ki buna kahvaltı demeye bin şahit ister, iki üç bisküvi ve acı bir kahve, belki biraz bal, ama çok az, balı hemen tüketmemek lazım – evet kahvaltıdan sonra üstüme her zamanki kıyafetlerimi giyip karavanın küçük pencerisinden meydana baktım. Mehmet, dün geceden sonra sağına soluna dondurma, yağ ve bilumum yapışkan şeyin bulaştığı atlı karıncayı temizliyordu. Refik, elinde iki büyük kova, hayvanları yemlemek için arka tarafa dolanıyordu. Bak bu önemlidir. Hayvanların yemini suyunu ihmal edersen küserler. Evet, ilk başta terbiye etmek için aç bırakırız onları ama yetiştirdikten sonra nankörlüğe gelmez bunlar. Hele filler. Yeminle küserler. İnanır mısın, kaç tonluk hayvan, düşünsene. İstese tek ayağıyla üstüne basıverdi mi bir daha senden hayır gelmez kimseye. Bizim bi kızcağız vardı, Nermin, bunların bakımından sorumluydu, bi onu ezdi fillerden biri. Ama kazadır o da. Fil iyi hayvandır. Sen en çok hangi hayvanı seversin?
-At.
At da var bizde. Dört tane. İkisi Arap atı ikisi midilli. Neyse, ne diyordum, Refik oraya gidiyordu ve zaten bu saatte hep oraya giderdi. Ayten, yani sirkimizin gelecekgöreni, bi bok gördüğü de yok ya bakma sen...Ayten çamaşır asıyordu iki direk arasına gerdiği ipe. Temiz kadındır, bi giydiğini bi daha giymez. Ve Çakır, trapezci kızlardan biriyle laflıyordu. Adetidir, uyanır uyanmaz gider, bizim trapezcilerden birine takılır. Kimisi sabah uyandığında hangisine rüyalanmışsa ona gider der, kimisi daha ziyade en genç olanıyla, Nazlı’yla konuşur der. Ama benim penceremden hep ama hep gördüğüm kadarıyla, Çakır’a fark etmez, hangisine denk gelirse onun yanına gider. Neyse ne diyordum, Halim, diğer çıraklarla birlikte paylaştığı karavanının önünde sabah cimlastiği midir nedir bu çıraklar pek düşkündür, onu yapıyordu. Raziye Abla, sirkin en yaşlısı ve en saygı duyulanı, kafesini pencerenin önüne dayadığı kuşuyla kimsenin bilmediği bir dilde konuşuyor, o susunca kuş yine kimsenin anlamadığı bir dilde cevap veriyor ve sonra Raziye Abla anlatmaya devam ediyordu.
Sirk müdürü Osman, ki ben onu da onun müdürlüğünü de...neyse ağzımı bozmayayım şimdi, malum burası artık ölü evi. Ev de denmez ya, ölü sirki...Osman puştu sandalyesini kapının önüne çekmiş çamaşır asan Ayten’i dikizliyordu. Yüzünde pis bir sırıtış, yaşından başından utanmaz ki şerefsiz. Her sabah aynı şeyi yapar. Ayten de eğilip kalktıkça sallanan memelerini, sıyrılan etekliğini ne yapacağını bilemez, hızlı hızlı asar çamaşırını içeri girer.
Neyse, ne diyordum, Selim elinde gazetesi, yine herşeye ilgisiz, yine kendi aleminde sırtını ağaca dayamış bir yandan sigarasını tüttürüyor bir yandan da dünün haberlerini okuyordu. Bilirsin kasabalara geç gelir gazete. Üstüne bir de sirkteyiz, göçebeyiz. Ondan ki ekseriyetle ancak bir gün öncesinin gazetesi okunur burda. Dünya yansa haberimiz olmayacak yani. Yok yok, o kadar da değil, sen bana bakma, bazen abartırım böyle. Radyomuz var çok şükür, hem sonra artık herkeste cep telefonu var di mi? Velhasıl senin anlayacağın, işte o gün herşey her zamanki gibiydi. Her sabahki, her öğlenki, her akşamki gibiydi. Kim bilebilirdi böyle bir felaketin geleceğini. Ama severdim merhumu, inan ki çok severdim. Nur içinde yatsın”.

O gün her zamankinden farkı bir gündü diyenler ise şunları söylüyordu:

“O gün o kadar zor uyandım ki...sanki bir gece önce çok içmişim ya da o gün hiç sevmediğim biriyle görüşecekmişim de yataktan kalkmak istemiyormuşum gibi. Hava ağırdı. Şair demiş ya, hani bizim büyük şair “Hava kurşun gibi ağır”, işte tam öyleydi. Canım birşey yemek de istemedi, sigaramı yaktığım gibi kapının önüne çıktım.
Sabah serinliği açar insanı bilirsin. Sağa baktım, Mehmet atlıkarıncanın başına geçmişti. Ama bu çocuk, atlıkarıncanın temizliğine hergün en büyük haynavdan yani zürafadan başlayan bu çocuk, o gün sümsük koyundan başlamıştı. Hayır olsun dedim.
Önümden Refik geçti sonra. Komiktir bizim Refik. Biraz aklı kıttır, belki ondan komiktir. Hayvanlarla en iyi o anlaşır. Ya da şöyle söylemek daha mı yerinde olur acaba? En iyi hayvanlarla anlaşır. Yanlış anlama, Refik’e kötü söz söylemek gibi bir niyetim yok. Söylemem de söyletmem de ama, belki aklı kıt olduğundan işte, hayvanı bizden daha çok sever. Bu yüzden bence bizim sirkte işini en severek yapan da şu garip Refik’tir. O sabah ama Refik’i gördüğümde yüzünde o saflığından, güzelliğinden eser yoktu. “N’oldu Refik? Sevgilinle mi atıştın yoksa?” diye takıldığımda ağzını bile açmadan elindeki kovaları gösterdi. Hayvanlara verilmek üzere bir gün önce kasaplardan, kuzuyu kurt kaptı diyip bize getiren ve mal sahibinin hakkını yemekten utanmayan çobanlardan, beş parasız kalmış olup elindeki son tavuğu da bize satmak zorunda olan fakir kasabalılardan alınan etlerin büyük kısmının kurtlanmış olduğunu o zaman gördüm. Hayır olsun dedim.
Ve sonra Çakır’ı, güzel gözlü yeniyetme Çakır’ı gördüm. Her zamankinin aksine en yaşlı trapezcimizle konuşuyordu. Yaşlı dedimse bakma sen, minare yıkılmış ama mihrap sağlam, öyle bir kadın. Yine de desek Çakır 16’lık delikanlı, bu kadın nerden baksan 36. Çakır’ın onca güzel trapezci arasında tutup o gece buna rüyalanmış olması...olacak iş değil ya üstünde durmadım, olur arada dedim.
Bu kadarla kalsa iyi! Müdür Osman her sabah sandalyesine kurulur, gevrek gevrek bizim falcı Ayten’i izler, bilir misin?
-Bilirim.
Ayten de müdür diye birşey diyemez. İçinden basıyordur küfürü ya, dışından birşey diyemez. O sabah ama Ayten’in Osman’ın önünde uzun uzun salındığını, bırak sade Osman’ı bu sirkin cümle erkeğini başına üşüştürecek dantelli donlarını bile bile ipin en önüne astığını gördüm.
-Hayır olsun dedin.
-Dedim ya demem mi. Ama şuna ne diyeceksin bakalım! Raziye Abla’nın kendisi kadar yaşlı kuşuyla ilk defa anladığım bir dilde konuştuğunu duydum. Raziye kuşa – ki adı Zümrüdüanka – “karar verdin mi öleceğin güne” dedi. Zümrüt “verdim, sen ölmeden hemen önce” dedi. Raziye Abla güldü kuşa. Kuş güldü Raziye Ablaya. Ya da ben öyle sandım. Eeee anlasak da tüm lügata hakim olmak zor bir günde. Sonra şıp diye sustu ikisi de. “Çok bekleme/çok bekletme” dedi biri diğerine. Neyi, niye, kimi...orasını da anlamadım yaaaa uğur olsun dedim.
Ve Selim’i gördüm. Çocukluk arkadaşımdır o benim bilir misin, az mı hovardalık yaptık, az mı sövdük şu Osman’a. Hey gidinin. O sabah Selim’de de bir tuhaflık vardı. Elinde bir gazete tutuyordu ama pek okuyor sayılmazdı. Daha çok Zehra’yla Ayten’in kaldığı çadırı gözler gibi geldi bana. Selim’i tanımasam o da Osman gibi Ayten’i dikizliyor diycem ama değil. Sinirliydi, öyle görünmemeye çalışıyordu ama belliydi siniri. Onu böyle görünce Halim’i aradı gözüm. Spor yapıyordu. Ama o da ayrı bi sinirliydi, tövbe estağfurullah. Gözünde hırs. Allasen söyle, sabah iki hareket yapmaya kalksan hırslanır mısın durup dururken? Bunlarda da var birşey, kavgalılar mıdır küsler midir diye düşündüm de gidip sormaya üşendim. İşe koyuldum ondan sonra.
Ama bitti sanma. Daha bunun öğleni var, ikindini var. Ne tuhaflıklar olmadı ki daha. Ancak körsen ya da aptalsan anlayamazsın yıllardır saat çarkı gibi işleyen sirkte birden böyle şeylerin olmasının kötüye işaret olduğunu. Ama artık olan oldu, ölen öldü. Çok severdim merhumu. İnan ki çok severdim. Nur içinde yatsın”.

O günü anlatırken ister herşey aynıydı ister herşey farklıydı demiş olsunlar, cambazın ölüm anına ilişkin hikaye üç aşağı beş yukarı benzerdi. Ve genelde şöyle başlıyorlardı anlatmaya:

“Akşama doğru gök yarıldı. Ama hiçbirimiz telaş yapmadık çünkü renkli kostümler giyip hayvanlarımızla hoplayıp zıplamak ve hatta ateşli çemberlerden ustaca geçmek gibi meziyetleri olan cüce Bekri’nin, bir de bulutlara bakıp hava durumunu tahmin etme ustalığı vardı. Ve gök yarılır yarılmaz bizim görmediğimiz bir uzaklığa dalıp saat 18.10 civarı yağmurun duracağını müjdelemişti “

Hikayenin burasında anlatanları durdurup “peki gerçekten öyle mi oldu?” diye soruyordum ve aldığım cevaplara göre yağmur 18.09 ila 18.12 arasında bir yerde gerçekten kesilmişti.

“-Peki öyle mi oldu?
-Evet. Son yağmur damlası burnuma düştüğünde saat 18.11’di. Yani ha on haa on bir di mi. İşte yağmur sonrası hepimiz 7’de kapıların açılması öncesi son hazırlıkları tamamlamak üzere koşturmaya başladık. Neden sonra, ben tam dönmedolabın yanından arkadaki hayvan kafeslerine doğru yürürken, bir grup sirk çırağının hararetle birşey tartıştıklarını duydum. Yanlarına gittim ve işte o zaman öğrendim: Selim Halim’e eğer isterse o akşamki gösteride ipte karşılıklı yürüyebileceklerini söylemiş. İp cambazlarında böyledir. Ustalığa adım atarken, karşılıklı çıkılır ipe. Hani var ya, bir ipte iki cambaz oynamaz derler. Eğer ikisi de ustaysa oynarlar. Bunu göstermek için, yani çırağın da artık ustası kadar becerikli olduğunu göstermek için, adettir bu.
Bu haberi duyunca telaşlandım. Selim’in son zamanlarda oyun mu değil mi bilmediğimiz bir huyu türemişti. İpte beşinci adımdayken dengesini yitiriyor- ya da miş gibi yapıyor – ve düşmeye başlıyordu. Halim de her seferinde trapezlerden biriyle sallanıp son anda yakalıyordu ustasını. Şimdi karşılıklı yürüyeceklerine göre...eğer Selim’inki oyun değil de gerçekse o zaman bu gece bu adamı kim tutacak diye düşündüm. Bu yüzden hemen müdür Osman’a koşturdum. Meğer haberi duyan ona geliyormuş. Bana Selimle konuştuğunu, vazgeçirmeye çalıştığını, ipten düşme olayının sadece gösteri amaçlı olduğu konusunda Selim’in kendisine çok dil döktüğünü, bu yüzden bu teklifi kabul etmek durumunda kaldığını, Halim’in akşamla ilgili çok heyecanlı olduğunu ve bu gece en son gösterinin onlar tarafından yapılması için her türlü ayarlamanın yapıldığını, onlar çıkarken halkı bilgilendirmek ve çok özel bir ana tanıklık ettiklerini gösterip biraz daha para koparabilmek için en genç trapezcinin neşeli ve kısa bir anons yapacağını, anonsta söyleneceklerin kendisi tarafından özenle yazıldığını uzun uzun anlattı.
Bunları duyunca inan olsun bütün kaygım dağıldı, keyfim yerine geldi. Malum, ustalığın alınması büyük olay. Tamam tamam, ondan değil de bu olay şerefine sabaha kadar içilip eğlenileceğinden dolayı mutluydum. Eeee, arada bize de eğlence lazım di mi? Ama öyle olmadı. İçtik içmesine de eğlenceden değil yastan içtik be yastan içtik.
Neyse. O akşam hepimiz gösterilerimizde çok iyiydik ve işini biteren izleyicilerin önüne bizler için özel olarak konmuş minderlere kuruluyordu. En sonunda trapezcilerin sağdan soldan ve hatta görüp görebileceğin her yerden aynı anda sanki çarpışacaklarmış gibi kendilerini aşağıya bırakıp havada kuğu gibi süzüldükleri muazzam gösteri de bitti ve Nazlı çıplak ayaklarına hızlıca geçiriverdiği topuklu terlikleriyle toprak alanın ortasına geldi, sanki salon leydisiymiş gibi tek bacağını arkadan kırarak seyircilerin önünde eğildi, selam verdi. Biz de seyircilerle birlikte büyük bir alkış kopardık. Cüce Bekri yerinden kalktı, mikrofonu Nazli’ya uzattı ve genç trapezcimiz Osman’ın ona ezberlettiği herşeyi teklemeden bir bir söyledi: 1935’te Gülleci Gökmen Ali ve Kediçevik Rüstem tarafından kurulan sirkimiz, şu ana kadar aslan terbiyecilerinden ateş yiyicilere, sihirbazlardan tek tekerlekli bisikletçilere kadar birçok usta yetiştirdi. Öncelikle çoğu hakkın rahmetine kavuşmuş bu ustalar için büyük bir alkış istiyorum. Şu an sirkimizde kadrolu olarak çalışmakta olan 18 usta ve onlardan zanaati öğrenmeye çabalayan 30’a yakın çırak bulunmaktadır. Çırakların eğitimi, ilgili alandaki en tecrübeli usta tarafından titizlikle yürütülmekte ve zamanı geldiğinde o alana özel olan geleneksel bir törenle çırağın ustalığı verilmektedir. Bu törenler, çırağın ustalığı hakettiğini büyük bir kitlenin önünde göstermesini zorunlu kılan nihai birer sınav gibi düşünülebilir.
Siz de bu akşam burada çok özel bir gösteriye şahit olacaksınız. İpin üstadlarından ve sirkimizin en kıdemli çalışanlarından, Kediçevik Rüstem’in oğlu ustaların ustası Selim’in beş senedir eğittiği çırağı Halim’in son sınavına tanıklık edeceksiniz. Bu eşsiz bir an, çünkü sirkimizde her sene birçok alanda ustalık törenleri olmasına rağmen, on senedir ilk defa bir ip cambazına ustalığı verilecek. Bu törenin, bu yeşil kuzey kasabasında, güleç ve neşeli insanlar arasında gerçekleşecek olmasından hepimizin mutluluk duyduğunu belirtir, Halim’in ustalığa geçiş sonrası alması gereken karavan ve eşyalar için yapabileceğiniz küçük katkılarınız olursa şimdiden teşekkür ederiz. Ve şimdi karşınızdaaaa, alkışlarla bayanlar baylar, karşınızda Halim ve Selim.
Nazlı coşkulu konuşmasını bitirir bitirmez yine muazzam bir alkış koptu ve sonra Halimle Selim’in 30 metrelik merdivenleri birer ikişer çıktığını gördük. İkisinin üstünde de siyah parlak kumaştan dar birer pantalon ve kolları kırmızı şeritli bol birer gömlek vardı. Abi-kardeş gibi aynı. İnan onları tanımayan biri böyle düşünürdü. Hareketlerinde beklenenin üstünde bir ahenk vardı. Sanki ilk defa değil de yıllardır birlikteymişler gibi, seyirciyi selamlamak için aynı anda eğiliyorlar, birbirlerini takdim etmek için aynı anda yüz yüze dönüyorlar, aynı anda el sallıyorlardı. O anda nedense, beş senedir ustasını sürekli gözleyen Halim’in ya çok iyi bir taklitçi ya da çok yetenekli bir gösterici olduğunu düşündüm. Zehra belirdi sonra. Her zamanki zerafetiyle seyircilerin önünden yavaş adımlarla geçti, sandalyesine oturdu ve çalmaya başladı. O çaldıkça cambazlar ipte yürüyecek, davul her tammmmmm diyişinde bir adım atacaklar, davulun ritmine göre yavaş yavaş hızlanacaklar, böyle böyle birbirlerine yaklaşacaklar ve en ortaya geldiklerinde havada takla atarak aşağıdaki havalı yastığa düşeceklerdi.
İşte bir anda ikisi de adım attı ipe. İp alışmamış ya hani aynı anda iki cambaza, biraz sallandı gibi geldi bana, ama ne Halim kıpırdadı ne Selim. Kaç senedir burdayım, hiç bu kadar heyecanlanmamıştım. İkinci adımı attılar, üçüncüyü, dördüncüyü ve beşinciyi...o anda cümle sirk sakini soluğumuzu tuttuk ve gerçekten düşmedi Selim. Islıklar yükseldi bizim gruptan, belki biraz da küfür. Eeee adam aylardır yüreğimizi ağzımıza getirmiş, olacak o kadar. Fakat biz böyle neşeyle bağırır çağırırken Halim’i gördüm tepede. Şaşkındı. Altıncı adımı atsa mı atmasa mı bilmez gibi dosdoğru Selim’e bakıyordu. Anlam veremedim. Ya da belki çocuk da korktu ustasının düşeceğinden ondan şaşırmıştır dedim. Selimse kendinden emin Zehra’nın tutturduğu ritimle ilerlemeye devam ediyordu. Halim bi gayret aradaki farkı kapatmak için üstüste iki hızlı adım attı, durdu. Bu sırada biraz da sağa sola sallandı. Zehra’ya baktı neden sonra. Zehra sadece önüne bakıyordu. Her gösteri de gülümseyerek en yukarıya, ustanın taa gözünün içine bakan kız...O an ritmin, gösterinin bu kısmı için oldukça yavaş olduğuna dikkat ettim. Yani Zehra her zaman başladığından yavaş başlamıştı ve normalde onuncu adımda çok daha tempolu çalması gerekirken hala oldukça uzun aralıklarla vurmaya devam ediyordu. Halim’in ilk gösterisi için böyle düşünülmüş olsa gerekti. Fakat Halim, artık Zehra’nın tam tamlarına çok da dikkat etmeden, tıpkı gündüz eğitimlerinde olduğu gibi hızlı hızlı yürüyordu. Bu çocuk geldiğinde de böyleydi biliyor musun? Çocukluğundan beri apartmanlara mı tırmanmamış, balkondan balkona mı atlamamış, pire gibi...tez canlı. Yine öyle tez canılıkla ilerliyordu ipte. Ama yanlıştı yaptığı...Nazar değdirdik ulan diye geçirdim içimden. Ahenk mahenk kalmamıştı çünkü. Sonra ama hatasını farketti çocuk ve şıp diye durdu. Selim’i bekledi. Tekrar başladı. Ne olduysa o zaman oldu. Daha yirminci adıma bile gelmemişlerken Halim bir Selim’e bir Zehra’ya bir de hızını bir türlü ayarlayamadığı ayaklarına bakarken dal gibi sallanmaya başladı ve düştü. Öyle de hızlı düştü ki, daha biz ne oluyor diyemeden, havalı yastığı onun hizasına yetiştirmeyi akıl edip koşturmaya başlayamadan, seyirciler çığlık atmayı bile hatırlayamadan çoktan yere çakılmıştı. İşte böyle. Ben ömrü hayatımda böyle bir olaya tanık olmadım. Bir keresinde filler küçük bir kızı ezmiş diyorlar. Çocukmuş daha, yani aslında bundan daha büyük bir trajedi. Ama görmek çok farklı. Gitmiyor. Hep aklımda. Bu yüzden çok içtik o akşam. Yastan. Ve daha da önemlisi gözümüz kapansın da Halim’in yüzünü unutalım diye içtik. Yaaaa. İşte böyle. Sen yakını mısın Halim’in? Bak yakınıysan eğer, o şerefsiz Osman çocuğun cenazesini kaldırıcaz diye kasabalıdan ne para topladı utanmaz...allah belasını versin onun. Git iste. İste de ailesine falan gönder bari. Yaaa, işte böyle. Başımız sağolsun.”

Olanlar için kimi Selim’i, kimi Halim’i, Zehra’ysa nedense kendini suçluyordu. O gece sadece birkaç kişiyle vedalaşıp sirkten ayrılan Selim’in dışarda bir hayata kolay kolay alışamayacağı ve birkaç aya döneceği söyleniyordu. Ama dönmedi.

Biri öldü, biri gitti.

Bu da 1935’te Gülleci Gökmen Ali ve Kediçevik Rüstem tarafından kurulan Gezginbalık Sirki’nin cambazsız kalışının hikayesidir.

Resim: The Acrobats Camp / William Parrott

Zehra’nın Dediği



Bu yeşil, nemli, gri göklü ve derin denizli kuzey kasabasındaki son günümüzde, çobanların hayvanları ağıllara geri sürdüğü ve çocukların 10 km ötedeki büyük kasabanın okul yolundan birer birer göründüğü o akşamüstü, usta cambaz Falcı Aytenle paylaştığımız renkli çadırımıza girip beni dışarı çıkardı. Uzaktan izleyen birine, bir erkeğin pat diye çadırımıza girmesi ve neredeyse hiçbir şey demeden beni götürmesi oldukça kaba görünebilirdi. Ama bana soracak olursanız, usta her zamanki gibi kibardı. Bunu da sadece elinin kolunun yaptıklarına değil bakışlarına da dikkat eden biri kolaylıkla farkedebilirdi.
Yıllar önce küçükken – ki hala küçüğüm, düşünün artık siz, daha da küçükken – usta yine böyle hiçbir söz etmeden, yine ağzında sigarası ve yine dışardakilere göre oldukça kaba bana göre alabildiğine nazik biçimde sürüklemişti beni dışarı. Sirkin ışıkları tamamen kaybolana kadar yürümüş ve yol boyunca birsürü insandan bahsetmiştik. Filci Hasan’ın aslında kekeme olduğundan ve sırf bu yüzden bizlerle sadece şarkı söyleyerek konuşabildiğinden, kart ustası Osman’ın oğlu Kamil’in babasına büyüyünce heykel olmak istediğini söylemesi üzerine, Osman’ın onu o zaman kaldığımız şehrin sembolü olan horoz heykelinin önüne götürüp “bunun gibi mi lan? “ diye azarlamasından – ve biliyor musunuz çocuğun aslında heykel değil heykeltraş demek istediğini ancak yedi yaşına geldiğinde anladık - sihirbaz Şiraz’ın yavru tavşanlardan birini doğumgünü münasebetiyle güzel gözlü Nesrin’e hediye etmesi ve akşamına pişman olup “ekmek param” diye geri istemesinden ve bizle birlikte şu tuhaf hayatı yaşayıp iyice tuhaflaşan dostlarımızın hikayelerinden bahsedip gülmüştük.
Sonra usta elimi tutup “Peki ne yapıyorsun sen burda? Niçin buraya geldin? Gerçekte ne isterdin?” demişti. “Burası gerçek değil mi?” diye sormuştum ben de olağanüstü saflığımla. O zaman yüzünde çoğu insanda göremeyeceğiniz o çizgiler belirmişti; iyi niyeti ve babacanlığı gösteren ve “Sen sahiden çok küçüksün Zehra” demişti sonunda. O gece bana hiç dokunmaması ve sonraki ve daha da sonraki günler hiç dokunmaması...belki de sırf bu yüzden sevdim onu. Ne dediğimi anlıyor musunuz? Sirke doğmamışsanız ve dışardan biriyseniz, daha gelir gelmez akbaba gibi yapışırlar eteğinize, yaşınıza da bakmazlar, sizi oraya “eti senin kemiği benim” diye teslim eden babanızın saçının akına da. Ben de belki...sırf bundan...dönmedolabın başında duran yakışıklı Mehmet ya da aletlerin yağlanmasından sorumlu istekli Ahmet yerine onu sevdim. Ve bir sene sonra, bu sefer ben tuttum onun elinden, ben çıkardım onu sirkin dışına. “Büyüdüm” dedim. O gece o geceydi. Yıldızlı ve güzeldi. O gece gibi bir gece beki bir daha gelmeyecekti.
Ve şimdi, gece değil de gri bir akşamüstü, bu sefer hiç konuşmadan ama oldukça kararlı bir biçimde götürüyordu beni bir yere. Toprak yıllar öncesindeki gibi ıtır kokuyordu yine ya da bana öyle geldi.
Ben bu anı o kadar uzun süredir bekliyordum ki...”Büyüdüm” diye karşısına dikildiğim o gece hariç, usta nedense bir daha yaklaşmamıştı bana. Daha doğrusu, hep abi gibiydi. Sonradan, belki de o ilk ve tek gecede çok beceriksiz davrandığımı düşünerek üzüldüm. O yüzden o akşamüstü gürgen ağaçlarının gölgesinde aşağılara, denizin kayalara çarptığı bir küçük kumsala doğru sessizce yürürken aklımdaki tek şey bu defa beceriksiz davranmamam gerektiğiydi.
Suyun değdiği tarafları yosun tutmuş o kayalığa indiğimizde, usta en sonunda konuştu:
-Şunun tepesine çıkalım mı? Biraz kaygan ama ben sana yardım ederim.
Sesim çıkmadı bile. Sadece başımla “olur” yaptım. Önce o tırmandı kayaya, sonra elimden tutup beni yanına çekti. Karşıda güneşin yavaş yavaş aşağıya sürüklendiğini ve birkaç balıkçılın denize batıp batıp çıktığını gördüm. Dalgalar,altımızdaki kayaya her çarptığında suyun ne kadar güçlü olduğunu hissettim. Ve arkamda ormanın kuytusunda hareket eden, yaşamı ve farklılığı müjdeleyen birçok çıtırdı duydum...duydum da yanımda usta var diye hiç korkmadım.
Bir, iki, üç ve dördüncü sigarasından sonra nihayet beklediğim oldu ve usta – hayır Selim diyeceğim artık – ve Selim elimi tuttu. Sonra birden döndü baktı:
-Zehra ...sen..sen beni seversin.
-Severim.
-Zehra, ben bu gece ölecek olsam?
-...
-Ve sen de aslında bunu engelleyebilsen?
-....
-Ne yapardın?
Herşeyi. Çocukluktan kalma yıldızlı bir gecenin hatrına, herşeyi yapardım. Senin için. Herşeyi...Demek istedim ama diyemedim.
-Ne yapmak gerekliyse yapardım işte.
-O zaman senden birşey isteyeceğim Zehra. Bugün davulları her zamankinden yavaş çalacaksın, anlaştık mı?
-N’oldu ki, başın belada mı yoksa? Ayrıca ne ilgisi var davullarla?
-Canım, lütfen, bunu sonra anlatırım belki. Belki de anlatmaya gerek bile kalmaz. Belki zaten ölmüş olurum. Ama lütfen, söyle bana, anlaştık mı?
-“Anlaştık” dedim usulca.

Elimi bıraktı, gülümsedi, “Haydi gidelim o zaman, akşama birşey kalmadı” dedi. Bu kadar. Gerisini hatırlamıyorum. Sirke nasıl döndük, yolda neler gördük, neler konuştuk...bilmiyorum. On sene geçmiş ve sonuçta istedği tek şey davulların yavaş çalınmasıydı. Oysa neler düşünmüştüm bir bilseniz, neler kurmuştum oraya inene kadar. Beceriksiz olmadığımı gösterecektim ona ve hep yapmak istediğim gibi “usta” diye değil de “Selim” diye seslenecektim. Davullar ha.
O gün ilk defa ölmek istedim. Hiç böyle hissettiniz mi siz de?

Resim: Yıldızlı Gece / Van Gogh

01 Temmuz 2008

GÖZLEMCİ / Ortadaki Adam


Adam hem birini bekliyor hem de birini bekletiyor gibiydi.
Kolundaki saati 20'şer saniye aralıklarla sinirli sinirli her kontrol edişinde sigarasından derin bir nefes daha çekiyor, sonra elini cebine atıp telefonun çıkaracak oluyor ve hemen sonra vazgeçip yine saatine kitleniyordu.
Arkasına baksa... oturduğu bankın arkasına, Arçelik ve Bosch Bayii'nin dükkanın önüne attıkları taburelere oturmuş dertsiz tasasız tavla oynadıklarını ve yarım saattir tek müşterinin bile gelmemesinden oldukça mutlu olduklarını görebilirdi.
Yukarı baksa güneye giden bir uçakla kuzeye giden bir uçağın havada bulutları yararak oluşturdukları eğri çarpı işaretini fark edebilir ve bu ona çocukluğundaki çizgifilmlerden birinde gördüğü "buraya girilmez" işaretini hatırlatabilirdi.
Sağa baksa, ağaca yaslanmış olan bir kızın elindeki mektubu yüzünde merakla şaşkınlığın karıştığı bir ifadeyle okuduğunu ve dudaklarının kenarlarının az sonra ağlamaya başlayacakmış gibi büzüldüğünü görebilirdi. Ve hatta çok gayret ederse, başı aşağı doğru uzanmış olan mektubun ilk birkaç satırını bile okuyabilirdi:
".............
Burası bugün istemeden gelin olan bir kızın hıçkırığı gibi sessiz ve ben hala kitabıma bir isim bulamadım. Aklımda hep Cansever'in mavi kitabındaki isim: "Onlar, O Hiçbir Şeyden Yapılmamış Adamlar/ Üşümüş, Yorgun ve Bütün Gün Adres Soranlar". Birgün böyle bir cümle yazabilecek miyim dersin?........."

Ve sola baksa bakkalın önüne yanaşmış kamyonun içinde duran bir adamın, her biri en az 7 kilo olan karpuzları aşağıdakine, aşağıdakinin de bakkalın önünde bekleyen üçüncü birine, elden ele ve ustalıkla nasıl aktardıklarını, bu sırada bir karpuzun bile ziyan olmadan nasıl bakkalın önüne yığıldığını ve üç adamın aynı anda bakkal sahibiyle karpuzların kilosunun kaça olduğu üzerine küfürlü ama keyifli bir sohbet yürüttüklerini de görebilirdi.

Ama o, yani ne sağa ne sola ne yukarıya ne aşağıya bakan adam, saat tam 6.05'te karşıya baktı. Bir kadın, kırmızı topuklu pabuçlarıyla hızlı hızlı yürüyordu karşı kaldırımda. Çantasına yapışmış ve kafasını önüne eğmiş... Güzelce.
"Leylaaa" diye bağırdı adam.
Kadın yürümeye devam etti.
"Leylaaaa" diye koştu adam arkasından....
Kadın yürümeye devam etti.
Belli ki durmayacaktı Leyla. Belli ki hep koşacaktı adam.