Bellek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bellek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09 Kasım 2008

D. nin Kendine Söylediği


Zarlar ceviz ağacından yapılma, dışı oymalı işlemeli, kayınpederin o yirmi yıllık tavlasının orta yerine küt diye düştüğünde ağzımdan çıkıveren bir "Mutsuzum" lafı ile, yedi senelik evliliğim biter mi acaba?

Karım, Ayla Anne ve Hilmi Baba'nın, ortaya fırlatılıp atılan ya da daha iyi ifade etmek gerekirse kusulan bir "mutsuzum" sonrası "hayırdır" diye soran, yalvaran gözleri...en sonunda karımın insiyatifi ele alıp "eve gidelim, çocuk bu akşam annemlerde kalsın" diyerek beni bu can sıkıcı durumdan kurtarması...sonra eve gidişimiz ve en sonunda kanepeye oturup, bir de sigara yakıp karşılıklı...yo yoooo önce bir kahve yaptı karım...sonra geldi, kanepenin soluna, dizlerini yukarı topladı, kollarıyla bacaklarına sarıldı ve ondan sonra dedi: "ne oldu Deniz, neden mutsuzsun?"
Ben demek ki karımı küçümsemişim...ben demek ki pek de tanıyamamışım onu...en azından onun beni tanıdığı kadar...Çünkü ben sanmışım ki bir "mutsuzum" lafıyla bile, herşeyin mükemmel gittiğine inanan, güvenen karım bir anda yıkılabilir, bunun üstüne günlerce histerik tepkiler verebilir ve Nazlı'nın hep dalga geçtiği "ben sana saçımı süpürge ettim, birgün şikayet etmedim" kadınlarına dönebilir ansızın. Yanılmışım. Onun yerine, karşımda anlayışla oturmuş...sabırla...anlatırsan dinleyeceğim diyor...her haliyle böyle diyor...anlatmazsan üzüleceğim, anlatırsan da hazırım.

Ben, yani D., korkak bir adamım. Öyle miyim? Desem ki şimdi bir Nazlı vardı, hatırlıyor musun, yıllar önce...senden önce...İşte ben onu gördüm geçenlerde. Çok uzaktan...hem de nerde bir bilsen...o bahçede! O bahçeye senle hiç gitmedik. Sen bir kere dedin gidelim diye ve hatta evlilik yıldönümümüzde, hatırlıyor musun? Ne demiştim o zaman sana? Aaaa evet, orası Fransız Kültür'ün lokali ama şarapları falancanınkiler kadar leziz değil. Oraya gitmeyelim...daha güzel daha pahalı daha güzel şaraplı yerlere gidelim...Ve sen bana hiç sormamıştın "nerden biliyorsun oranın şaraplarının güzel olmadığını?" Sorsaydın da diyebilir miydim ki sana "Ben çünkü o bahçeye çok gittim Nurcan. Bir kadının, büyük bir zeytin ağacı altındaki neşesini paylaşmaya". İşte onu gördüm ve evet çok uzaktan da olsa ve yıllardır görmemiş olsa da artık duruşunu ezbere bildiğinden midir nedir hemen farkediyor insan...yok yok irkiliyor. İrkildim ben de Nurcan. Sonra kaçtım ordan. Gerisin geri çıktım dışarı. Desen ki zaten niye girmiştin....onu ben de bilmiyorum. Geçiyordum bahçenin önünden ve şöyle bir bakayım dedim. Bir bakayım zeytin ağacı yerinde mi. Yerindeydi zeytin ağacı da Nazlı da. On senede sanki hiç birşey mi değişmez. Yooook değişir. Bak bu sefer, üstünde bir elbise vardı ki o hiç giymezdi öyle şeyler. Bir kot, üstüne dar bir bluz. Hep ama hep. Şimdi incecik, etekleri uçuşan bir elbise, altında topluklu yazlık ayakkabılar...Demek ki beş saniye de baksam görmüşüm bunları...kaçmadan önce! Soracaksın biliyorum, ben de sordum kendime: "nasıl böyle birdenbire, beş saniye içinde altüst olur hayat, dengen kaybolur, başka bir aleme dalarsın? Nasıl, nasıl, nasıl D.?" Bilmiyorum. İnan aklımda yoktu senelerdir. Bu yıllarca sigara içmemek ve sonra arkadaşın Faik bol rakılı bir geceden sonra "yak bi tane birader" diyince içe çekilen o nefes sonrası, tekrar sigaraya dönmek gibi. Ya da ne demiş şair "Uykudaydı yıllardır / Ölü gibi / Unutmuştuk çehresini / Ve dalmıştık bir güzel oyuna/ Uyandı! / Şimdi artık ya kaçmak / Ya göçmek lazım". İşte, öyle.

Ben, yani D., korkak bir adam olduğum için bütün bunları söylemek yerine şöyle dedim:
-İşten çok sıkıldım, çok kafamı kurcalıyor bu konu. Ayrılmayı düşünüyorum. Ama birşey bulmadan ayrılırsam da biriktirdiğimiz paradan kullanmam gerekecek.

Karım buna her nasılsa inandı. Çok kredim var çünkü...henüz harcamadığım, yıllardır birikmiş olan...hiç bi yanlışımı görmemiş çünkü. Yıldönümlerini unutmamışım, - 18 Ağustos - doğumgünlerini - 5 Nisan - , ölümgünlerini - "ananemin sene-i devriyesi" dediğinde karım, yanına oturup "çok iyi bir kadıncağızdı toprağı bol olsun" demeyi - , kandillerde eşimin başka şehirlerde oturan büyük halalarını, dayılarını, amcalarını aramayı, bayramlarda yine aramayı ve faturaları yatırmayı, pazar alışverişlerini, gazeteden kupon kesmeyi, arabanın 10000/20000/50000 bakımını ve dahi karımın sıkıcı iş arkadaşlarının adlarını bile unutmamışım bunca senedir. Biriktikçe birikmiş, koca bir yığın olmuş benim karımın gözündeki inandırıcılığım, sağlamlığım, gerçekliğim. Bak ne hatırladım şimdi. Bir keresinde Nazlı şöyle demişti: "O kadar güvenilir duruyorsun ki, bazen sevgili değil arkadaş olabiliriz sadece diye düşünüyorum. Ya da karı koca". O zaman arkadaş lafını duyunca irkilmiş, karı koca lafını duyunca sevinmiş ve sırf bu yüzden aslında ne demek istediğinin üstünde durmamıştım. Ve şimdi, on sene sonra çattt diye aklıma bu cümle geliyor, bütün örtük anlamları aralanmış, apaçık! Sevgili değil karı-koca.

Zarlar ceviz ağacından yapılma, dışı oymalı işlemeli, kayınpederin o yirmi yıllık tavlasının orta yerine küt diye düştüğünde ağzımdan çıkıveren bir "Mutsuzum" lafı ile, yedi senelik evliliğim tabii ki bitmez. Ama şimdi kaçacaksam da göçeceksem de hemen karar vermek lazım: NEREYE?

Ben D., bu kadar korkak olmasam, yarın o bahçeye giderdim.

Resim: Jeroen Sparla - Polite Conversation

03 Mart 2008

D.'nin Hikayesi - Zarlar


Akşam oldu, perdeler kapandı, sofra kuruldu, yemek yendi, “ajans” dinlendi, çay demlendi, çocuklar oynasınlar diye yan odaya gönderildi. Karşımda kayınpederim, elinde tavlası, yüzünde babacan gülümsemesi... tıpkı bir iki saat önce vapurda sıkıntıyla öngördüğüm gibi. Tek bir farkla, şimdi benim de yüzümde dostane bir gülümseme var. Haftada bir akşam yemeğine gelinen bu evde eşinin babasıyla politikadan bahsetmekten, tavla atmaktan hoşlanan damat gülümsemesi...Aslında içimde tuhaf bir huzur da var. Bu huzur, tanıdıklığın/bildikliğin huzuru. Nasıl mı?

Üç dakika içinde pullar yerleştirilecek, beyazlar Hilmi Baba’nın, siyahlar benim olacak. Büyük zarı o atacak, ilk o başlayacak ve altı dört kapısını en geç iki adımda kapatacak. Attığı her zarla birlikte bazı tekerlemeler sıralayacak. Ben arada nasıl oynayacağımı düşünürken “haydi damat, köşeye mi sıkıştın” diye takılacak. O böyle dedikçe eşim ve annesi kafalarını televizyondan çevirip bize gülümseyecekler, Ayla Anne “uğraşma oğlanla” diye Hilmi Baba’ya çıkışacak, eşim arada çaylarımızı tazelemeye gelecek, o geldikçe ben “karım çok güzel” diye düşüneceğim...“Karım çok alımlı, saçları simsiyah/uzun..Kızlarım da çok güzel...Ben mutlu olması gereken bir adamım. Mutlu ol D.” diyeceğim içimden kendime ve karım bunları düşündüğümü anlamasın diye hep ama hep gülümseyeceğim.

İlk eli Hilmi Baba alacak. İkinci elde muhakkak mars olucam. Üçüncü elde sanki hırslanmışım gibi davranıp daha heyecanlı oynamaya başlıycam ve zarlar benden yana olursa bu sefer Hilmi Baba mars olacak. Dördüncü eli koşulsuz kayınpedere bırakıcam ve son elde tavlayı koltuğum altına alıp “yine şeytanın bacağını kıramadım baba” diyip yenilgiyi kabullenen damadı oynıycam.
Her hafta ve her hafta...bir tek ben mi sıkılıyorum bundan diye düşüneceğim ve yine eşimin güzel olduğunu hatırlayıp “Mutlu olmalısın D.” diyeceğim içimden. Ya iş arkadaşın Ferit gibi olsan daha mı iyiydi? Ferit ki bekar, allahın günü dışarda, şirket yemeklerine her seferinde farklı bir kadın getirir. Güzel kadınlar getirir ve benim karım da en az onlar kadar güzeldir. Ferit ki düzeni yok...Ne yapar yalnız kaldığında düşünürüm. Mutlu mudur acaba ve “değildir” desem de kendi kendime bilirim ki aslında o benden daha mut...

Üç dakika nasıl da geçmiş. Pullar dizili, demek ki bunları düşünürken elim de işlemiş. Hilmi Baba büyük zarı atmış başlamış. Altı dört kapısını daha ilk seferde kapatmış. Avcumda çalkalanan iki küpü olanca gücümle ortaya sallıyorum: dört üç. Pulları bir bir ilerletirken aklımda yine aynı yüz. Nazlı, zeytin ağaçlı bir bahçede, yanında ben...Tavlanın zarlarından birini kaybetmişiz, iki büklüm arıyoruz. Az önce dinmiş yağmurdan, taşların arasında biten otların kokusu burnumuzda...Nazlı kahkahalar atıyor ve benim yüzümde gerçek bir gülümseme...En sonunda bulamayacağımızı anladığımızda ikimiz de yere oturuyoruz. Ellerimiz taşların üstünde...serinlik ve güzel ot kokusu. İlk defa orada öpüşüyoruz.

Nazlı, karımdan güzel değil. Belki sadece göğüslerini cömertçe ortaya çıkaran şu kırmızı bluzları yüzünden birçok kadından güzel görünüyor. Nazlı anne de olmazdı, istemezdi. Nazlı’nın babası Hilmi Baba gibi baba, annesi Ayla Anne gibi anne de olmazdı bana. “O yüzden şimdi bunları unutup, burada, bu insanlarla mutlu olmalısın D.” diyorum yine yine yine.
Ama belleğim unutmak istediklerimi o kadar canlı tutuyor ki... Artık ezberlemiş olduğum ve hiç beklemediğim zamanlarda birden kafalarını dışarı çıkartıp “ben buradayım, hiç gitmedim” diyen bu hayal(et)ler keşke benim olmasaydı…Keşke sadece izlemiş olduğum bir filmin kareleri olsalardı… Ulysses’in Bakışı’ndaki sis sahnesi gibi ya da nehirde büyük bir heykelin yamacında yolculuk edilen o sahne gibi…Başka birilerinin anıları olsaydı bunlar. Başka birilerinin…Ferit’in mesela. Benim yerime aptal Ferit acı çekseydi vapurda. Ama böyle düşünmemeliyim, böyle dememeliyim “Mutlu olmalısını D., mutlu olmalısın D., mutlu olmalısın D., mutlu olmalısın …..”
Avcumdaki zarları 30 saniyedir sallayıp durduğumun ve bu arada Hilmi Baba’nın sesini hiç mi hiç işitmediğimin farkında bile değilim. Karım, annesi ve babası…şimdi hepsi şaşkın…şimdi hepsi başımda. Eşim endişeli gözlerle soruyor:
. - N’oldu D.? Korktum.
Bu soruyla birlikte parmaklarım da gevşiyor, zarlar sessiz bir gürültüyle tahtaya düşüyor: Altı Altı
- Mutsuzum.

20 Eylül 2007

Rüyasını Hatırlayanın Büyük Keşfi


Rüyamda bir trendeyim ve yanımda çok eskiden beri tanıdığım, çok eskiden beri beni tanıyan, eski diyip artık kimseye bahsetmediğim sırları, yaşandığı/yaşanmadığı için unutulmamış/özlenmiş günleri bilen, tanık olan insanlar var. Tren çok ferah ve ben çok huzurluyum. Taa ki ahşap bavulumu kaybettiğimi anlayana kadar. Bu bavul hala babannemin evinde, bir divanın altında durur. İçi düğme ve kumaş doludur. Hep yanımda getirmek isterim, ama babanneme tekrar gittiğimde divanın altında onu göremeyecek olmanın verdiği kötü his baskın gelir; “bir dahaki” sefere diyip almadan dönerim. İşte o bavulla yolculuk ediyormuşum ben ve içinde ne olduğunu bilmesem de kaybetmemem önemliymiş. Kompartmanlar arasında yürürken dışarıdan sarı bir ışık geliyor, sadece ileriye aydınlatıyor ve arkam hep siyaha kesiliyor. Dönüp baktığımda hepsi herkes herşey gölge grisi... İleri baktığımda başka başka insanlar rengarenk bana gülümsüyor. Böyle böyle makinistin olduğu bölmeye kadar geliyorum. Makinist arkasını döndüğünde görüyorum ki o aslında Nazlı’ymış. Yüzünde oldukça kendine güvenli bir ifade, üstünde parlak kırmızı kumaştan ve göğüslerini ortaya çıkaran bir bluz... treni o kullanıyormuş. Yani benim trenimi. Daha da acısı, artık arkamdaki herşey siyah ve gri. Önümdeki tek kişi – yani Nazlı – sarının türlü tonlarında ışıklanmış yüzü ile apaçık, her zamankinden daha görünür ve aydınlık. Bense hem aydınlık hem karanlık. Aslında onu oracıkta öldürmeli ve kontrolü ele geçirmeliyim; ama çok özlemişim. Yanına oturup yüzünü seyre dalıyorum. Sonra ne oldu inanın hiç hatırlamıyorum.

Vapurda yanıma oturan çilli kız gazetenin Cumartesi ekini çıkartıp “Rüya Yorumları” yazısını okumaya başlamasaydı, hadi diyelim başladı, ben sıkıntıdan göz ucuyla yazanları okumaya çalışmasaydım, hadi diyelim okudum, Freud’a göre trenin GEÇMİŞ i ifade ettiğini görmeseydim; bu rüyayı hatırlamazdım. Ve şimdi biliyorum ki, benim trenime yön veren, yani yaşanmış olanı nasıl algıladığımı ve yaşanmamış olanı nasıl algılayacağımı belirleyen kişi Nazlı. Bunun 35 yaşında, evli ve akşam kayınpederiyle tavla atacak olan bir adama nasıl bir acı verdiğini tahmin edemezsiniz. Belki de rüyalar üstüne fazla düşünmeden hayra yormak en iyisi. Belki de hiç hatırlamamak, unutmak...

03 Temmuz 2007

Hatırlayanın Yeniden Yaratılan Hikayesi


O gün Nazlı'nın üstünde kırmızı parlak kumaştan, dar ve göğüslerinin bir kısmını cömertçe bizlere sunan bir bluz vardı. Fransız Kültür'ün gölgeli güzel bahçesindeki çakıl taşlı patikada, tanıdığı başka birkaç kişinin olduğu masaya doğru yürürken o, bahçenin en büyük zeytin ağacından bir yaprak koparıp mermer duvarın üstünde unuttuğu kitabının arasına sıkıştırmış ve Pasaport İskelesi'ne gitmek üzere çıkmıştım. Cumhuriyet Meydanı herzamankinden sakindi. Pasaport Kahvesi'nin cam kenarında kağıt oynayan yaşlılar, Kordon'da birkaç bira içmek için telaşsızca Gündoğdu'ya yürüyenler, denize dizili balonları tüfekle vurup bir paket sigara kazanmaya çalışanlar bile başka kahvelerde, başka şehirlerde, başka baloncularla olmalılar diye düşündüğümü hatırlıyorum.

İskele boştu. Saat 15.00 vapuru. Benimle birlikte üç kişi daha vardı. İskeleye yanaşan şeyin vapur değil büyükçe bir tekne olduğunu görünce heyecanlandım. O an o tekneyi daha önce görüp heyecanlanan başkaları da oduğunu ve bu insanlarla aramdaki bağın kimbilir hangi zihin gizine dayandığını düşündüm.

En az sigarasını yakmak için kıpırdanan sabırsız adam kadar ya da elinde poşetleriyle önce Karşıyaka'ya oradan Çiğli'ye gidecek kız kadar heyecansız görünüyorsam da, bir gün bu tekneye binmekten ve üç kişilik kısa bir yolculuk yapmaktan mutlu olacak birileriyle tanışma ihtimali bana keyif veriyordu. Bu nedenle gölgede 36 derecelik yaz sıcağında teknenin dışında oturup serinlemek yerine, içeriye oturmuş ve eskimiş ahşap kokan sıralarda, kuytu bir cam kenarında benim gibi olan insanları düşünerek Karşıkaya'ya gelmiştim.

Yoksa öyle olmamış mıydı?

O gün Nazlı'nın üstünde kırmızı parlak kumaştan, dar ve göğüslerinin bir kısmını cömertçe bizlere sunan bir bluz vardı, buna eminim. Ama o tekne, kuytu cam kenarı, ağaçtan koparıp bir kitabın arasına iliştirdiğim zeytin yaprağı şimdi bana çok imkansız geliyor. Belki de bir rüyayı anlatır gibi herşeyi yeniden kurguluyorum.

19 Haziran 2007

Unutanın Sıkıcı Hikayesi



Hiç iz yoktu. Masanın üstündeki vazonun kimden geldiğini, terliklerinin renginin neden mor olduğunu, kitaplığın ikinci rafında duran sağdan beşinci kitabın içinde bir not olduğunu, çekmecenin içindeki kutuda 10 sene öncesinin Kaş fotoğraflarının durduğunu, bir ara aşık olduğunu zannedip hoş bir adamın dört yaşındaki oğluna 7 ay annelik yaptığını unutmuştu. Bunlarla birlikte, yani bizi biz yapan bütün o güzel şeylerle birlikte, bizi bir başkası yapan kötü şeyleri de unutmuştu ve zaten bu nedenle yıllar yılı hemen hiç değişmemişti.
Bunu, bu tarihsiz ve talihsiz yaşamı, ıslak ve gri bir Ekim sabahı S.'nin kapısını çaldığımda anladım. S.'nin yüzünde hiç birsey yoktu. Sıcak, soğuk, anlamı, anlamsız, güzel,çirkin; kısacası "ifadesiz" den başka bir sıfatla anlatılamayacak kadar boştu. Ağzının kenarı da alnı da kırışıksızdı, dudakları boyalı ve kirpikleri kıpırdamıyor gibiydi. O konuşmadıkça ben daha çok ezildim ve en sonunda yanlış geldiğimi söyleyip oradan ayrıldım. Bir an elini kaldırdı, beni hatırladı sandım, durduracak sandım, ama o kapıyı arkamdan nazikce kapadı. Merak etmemişti, sormamıştı. Kendime mi acımalıyım ona mı acımalıyım bilemeden kendimi sokağa attım.