
Hiç iz yoktu. Masanın üstündeki vazonun kimden geldiğini, terliklerinin renginin neden mor olduğunu, kitaplığın ikinci rafında duran sağdan beşinci kitabın içinde bir not olduğunu, çekmecenin içindeki kutuda 10 sene öncesinin Kaş fotoğraflarının durduğunu, bir ara aşık olduğunu zannedip hoş bir adamın dört yaşındaki oğluna 7 ay annelik yaptığını unutmuştu. Bunlarla birlikte, yani bizi biz yapan bütün o güzel şeylerle birlikte, bizi bir başkası yapan kötü şeyleri de unutmuştu ve zaten bu nedenle yıllar yılı hemen hiç değişmemişti.
Bunu, bu tarihsiz ve talihsiz yaşamı, ıslak ve gri bir Ekim sabahı S.'nin kapısını çaldığımda anladım. S.'nin yüzünde hiç birsey yoktu. Sıcak, soğuk, anlamı, anlamsız, güzel,çirkin; kısacası "ifadesiz" den başka bir sıfatla anlatılamayacak kadar boştu. Ağzının kenarı da alnı da kırışıksızdı, dudakları boyalı ve kirpikleri kıpırdamıyor gibiydi. O konuşmadıkça ben daha çok ezildim ve en sonunda yanlış geldiğimi söyleyip oradan ayrıldım. Bir an elini kaldırdı, beni hatırladı sandım, durduracak sandım, ama o kapıyı arkamdan nazikce kapadı. Merak etmemişti, sormamıştı. Kendime mi acımalıyım ona mı acımalıyım bilemeden kendimi sokağa attım.

2 yorum:
Berfucum bugüne kadar yazılarından haberdar olmamak ne kötüdür benim için.. en sıkı takipçilerindenim artık.
Zülüşüm çok sağol:) Çok mutlu ettin beni. Ben de senin bloga göz atmadan güne başlamıyorum artık, bilesin:)
Yorum Gönder