23 Ağustos 2008

KırmızıDivan Barı’nın Arka Bahçesi




Bir kızın tuvaletin kapısına kafasını vura vura kendini öldürmeye çalıştığı ama sonuçta ölümün değil beyaz bir hastanenin sıkıcı huzurluğuna kavuştuğu o gecenin ardından, şehrin güvenliğinden sorumlu yetkililer olayların ardındaki sır perdesi aralanana kadar KırmızıDivan’ı mühürlemeye karar verdiler. Çoğu kişi bunun saçmalık olduğunu düşünse de, yetkililerin her dediğini yapmayı borç bilen yerel televizyon ve gazetelerde hergün mühürlemenin gerekçelerini sıralayan yeni bir haber çıkıyordu.

Bir gazete barın sahibinin ajan olduğunu, hangisi olduğu henüz bilinmemekle birlikte çok güçlü bir devletin gizli servisi tarafından yetiştirildiğini ve önemli bir proje kapsamında şehrimizde görevlendirildiğini, içkilere yine henüz ne olduğu bilinmeyen bir madde karıştırıp, insanların ne kadar delirdiğinden yola çıkarak bu maddenin işgal durumunda kullanılabilirliğinin araştırıldığını yazmıştı. Bu haberin en ilginç yanı ise yazarın son paragrafta yazdığı şu cümlelerdi:
“Evet bu gizli servisin malum projeyi bizim şehrimizde yürütmeyi seçmesi onlar için büyük aptallık. Zira çalışkan yetkililerimiz sayesinde artık bütün dünya bu projeden haberdar. Fakat buradan kendimiz için çıkaracağımız ders şu olmalıdır: Elin adamı burnumuzun dibinde insanlarımız üstünde deney yapıyor, biz niye yapmıyoruz? Biri deney yapacaksa burda, biz yapmalıyız”.

Başka bir gazete KırmızıDivan’ın altında yatır olduğunu iddia etmiş, bu savı şehrin dışındaki köylerde yaşayan 90’lık ninelerden aldıkları bilgilerle süslemiş ve şöyle bir başlık atmıştı: “Herkes çarpılabilirdi!!! Buna da şükür”.

Televizyonlarda ise çoğunlukla yetkililerle yapılan röportajlar yayınlanıyordu. Bunlarda nedense yetkilileri hep üstü evrak dolu bir masada önlerinde ağzına kadar dolu bir küllük, acele içinde çalışırken görüyorduk. Kendilerine mikrofon uzatılınca gergin bir yüz ifadesi takınarak “olay sandığımızdan büyük” “henüz açıklama yapmak için erken ama çok ciddi durumlar söz konusu” gibi şeyler söylüyorlardı.

Sonuçta bir ay bu tip saçmalıklara maruz kaldıktan ve şehrin başka yerlerinde KırmızıDivan’ın bizlere sunduğu masum görünüşlü tuhaf cazibeyi çaresizce arayıp, her seferinde aynı tatsız içkileri ve yılışık yüzleri gördükten sonra, bir sabah ne gazetede, ne radyoda ne de televizyonda barla ilgili en ufak bir haber olmadığını hayretle fark ettim. Günlerdir şehrin en önemli sorunu diye beynimizi yedikleri bütün o safsata bitmiş ve yerini “çok katlı otopark için temel atma töreni, cümbürcemaat mahallesine iki gün su verilmeyeceği, kedilerin çiftleşme mevsimi nedeniyle insanların bir süre uykusuz kalmaya hazırlıklı olması gerektiği” gibi sıradan haberlere bırakmıştı.

Saatin 6’ya gelmesini bekleyemeden iştekilere minik bir yalan söyleyip soluğu KırmızıDivan’da aldım. Sanki bir aydır kapısına kilit vurulmuş yer orası değilmiş gibi...ve sanki aslında hiç kapanmamış, daha bir akşam önce de yine insanlarla dopdoluymuş gibi...Yani o kadar aynıydı ki. Zer, Güz ve Arda’yla buraya ne zaman gelsek oturduğumuz, bahçenin bara en yakın masasına kuruldum ve onlar gelene kadar oyalanmak için barmene “bir adet beklerken vakit geçsin” lerden olduğumu, adımı tahtaya yazabileceğini ya da tahtada başka birinin ismi varsa yanına gidebileceğimi söyledim. Buranın en güzel özelliklerinden biri buydu. Birilerini bekliyor ve bu arada masada tek başınıza oturmak istemiyorsanız adınız barın yanındaki tahtaya ustalıkla çizilmiş masa planında uygun yere işaretleniyordu. Böylece sizin gibi başkalarını beklemek zorunda olan biri daha geldiğinde yanınıza oturabiliyor, üç-beş laflanıp “aaaa ne çabuk geçmiş zaman” diyip ayrılınıyordu. Kuraldı bu. Eğer “Beklerken Vakit Geçsin” tahtası aracılığıyla tanışmışsanız o akşam arkadaşlar geldikten sonra diğer kişinin hemen gitmesi gerekiyordu. “Siz de bize katılın” gibi cümleler kuramazdınız ve eğer bu kişiyle daha sonra da görüşmeyi istiyorsanız ertesi günü beklemeniz gerekliydi. Barın çevresinde yine farklı kuralları olan başka tahtalar da vardı. Örneğin “Her 15 Dakikada Bir Bira” tahtasına yazdıysanız adınızı barmen saat gibi tıkır tıkır işleyen bir şaşmazlıkla her çeyrekte masanıza kütt diye koyardı biranızı. Ya da “Kim Olduğumu Unutmak İstiyorum” tahtasındaysa adınız, o zaman sadece bu gecelik tanıştığınız herkese istediğiniz yalanı söyleyebilirdiniz ve herkes sizin yalan söylediğinizi bilse de yine de anlattıklarınızı hayretle dinlemek zorundaydı.

Barmen içkimi getirmek için tekrar geldiğinde artık daha fazla dayanamayarak ne olup bittiğini sordum. Bir ay boyunca her yeri didik didik edilen bar ve sahibi hakkında iddia edilenleri doğrulayacak hiçbir kanıt bulunamamış, yetkiliker bunu kısa bir mektupla bildirmeyi uygun görerek barın zararının devlet tarafından ödeneceğini belirtmişlerdi. Mektup ellerine sabah geçmiş ve o andan itibaren tam kadro bir araya gelerek neredeyse her yeri örümcek ağı olmuş barı silip süpürmüşler, bira fıçılarını doldurtmuşlar, bardakları yıkamışlar ve herşeyi bu saate hazır etmişlerdi. “Bugünün şerefine ilk içkiler barın sahibinden, daha doğrusu devletten” dedi barmen göz kırparak.

O anda önümden zıp zıp biri geçti ve dönüp baktığımda bir ay önce barın kapanmasına vesile olan o kızı gördüm. Alnında uzun, belli belirsiz bir yara izi, saçlarını kestirmiş, kızıla boyatmış, elinde neşeli bir kokteyl bardağı ortalıkta dolanıyor, kiminle göz göze gelse “selam, bugün en güzel günümüz değil mi, haydi buranın yeniden açılmasına içelim” diyordu. Benle göz göze geldiğinde ezberden okuduğu bu cümleyi söylemesine fırsat vermeden endişeli gözlerle iyi olup olmadığını sordum, ama yüzüme öyle büyük bir boşlukla baktı ki o kanlı geceye dair hiç birşey hatırlamadığını hemen anladım. Belki de kafasını kapıya vurdukça beyninin acı dolu bir yerini de
yerlere akıtmıştı ve artık huzurluydu.

Sonra o geldi. Yani benim gibi "beklerken vakit geçsin diyen biri". Adı Cenk'ti.
Siyah dağınık saçları, dostane bi gülümsemesi ve bir anda bütün sırlarınızı hiç çekinmeden ortaya dökebileceğinizi hissettiren tuhaf bir hali vardı. İlk görüşte aşka inanır mısınız? Ben inanmam. Ama sanırım onu ilk görüşte beğendim. Oturur oturmaz "tahtaya adımı ilk defa yazmıştım ve siz çıktınız" dedi. Ben de şu hemen oracıkta beğenme durumundan ötürü sanırım "yazık, daha önce tanışabilirmişiz, ben hep yazarım, çünkü hep bekletilirim burda " dedim. O zaman bana öyle birşey söyledi ki neredeyse elimdeki bira bardağını yere düşürüyordum: “İyi de biz daha önce tanıştık zaten...hatırlamıyor musunuz...yaklaşık bir sene önce...burda! Hani bir gösteri vardı ve heryer çok kalabalıktı...hani arka bahçeye çıkmıştınız sigara içmek için ve orda ben “siz de mi partiden sıkıldınız” gibi şapşal bi espiri yapmıştım ve nedense çok gülmüştünüz...ve sonra...”. “Hayır” dedim sertçe “Hayır hatırlamıyorum”. O kadar korktum ki gerisini dinlemekten...Hiçbirşey hatırlamıyordum. Tıpkı şu kokteyl bardağıyla gezinen kız gibi...Nasıl, nasıl, nasıl? Hem sonra arka bahçesi mi vardı buranın? Hem sonra ben hiç kaybetmezdim ki kendimi burda? Yalan söylediğine emindim ama yine de yüzüne vurmak yerine “Karıştırdınız sanırım. Çünkü ben gördüğüm kişileri hiç unutmam. Ve sizi de gerçekten ilk defa görüyorum” dedim. O zaman gülümsedi ve sadece “Peki, öyle olsun” dedi. Sonrasında Zer, Güz ve Arda gelene kadar sıkıntılı bir yarım saat geçirdim. Kural gereği sessizlik içinde oturmak yasaktı, çünkü adınızı tahtaya yazarak diğer kişinin vaktin nasıl geçtiğini anlamayacağı konusunda bir söz vermiş oluyordunuz. Bu yüzden olabildiğinde çok soru sorarak ve onun bana neredeyse hiç birşey sormasına fısat vermeyerek Cenk’i oyaladım. Nerelisiniz? Aaa, benim karşı komşum da oralı. Oranın bademleri çok güzel, hep getirir. Öyle miii, demek çocukluğunuz orda geçti. Çok şanslısınız. Ben sizin yerinizde olsam burda değil orda yaşardım. Buraya pek sık gelmiyorsunuz sanırım, çünkü hiç karşılaşmadık. Hmm, demek bir senedir başka bir şehirdeydiniz, hoşgeldiniz o zaman. Nasıl, alıştınız mı yeniden buralara?

Onu bütün bu sorularla yormuştum ve biraz da çenesi düşük kız izlenimi vermiştim sanırım. Beğendiğiniz bir adama verilecek en kötü izlenim...Arkadaşlarım geldiğinde Cenk nazikçe kalktı ve “Teşekkürler, vaktin nasıl geçtiğini anlamadım” diyerek masasına geri döndü. Zer’in kaş göz etmeleri arasında onun gidişini izlerken sanki çok tanıdık birine bakıyormuşum gibi hissettim ve bir an bir sene önceyle ilgili doğru söylüyor olabileceğini düşündüm. Sonra ama, bu ihtimal, yani burda türlü saçmalıklar yapıp sonra da karakola şikayet dilekçesi yazmaya koşan kişiler kadar mutsuz olma ihtimali bana çok imkansız geldi. Zer’e sordum:

- Zer, şu çocuk, bir sene önce burda tanıştığımızı söyledi ama ben hatırlamıyorum.

-Ohaaa, ne kadar ucuz bir yalan. Bir kere biz nerden baksan en fazla yedi aydır buraya geliyoruz. Bir sene önce senin buraya gelmiş olman mümkün diiil. Abicim zaten bi doğru düzgün yaklaşan adam çıksa şaşardım, hep aynı beylik laflar, hep aynı saçmasapan muhabbetler yaa.

Zer konuştu konuştu konuştu. Bütün erkeklerin aynı olduğundan, kimseye güvenilmeyeceğinden, “sadece erkekler mi ayol, kadınlar da, biz de çok yozlaştık” tan, anne/babalarımızın zamanındaki naif ilişkilerin yaşanma ihtimalinin çok düşük olduğundan, bu yüzden aslında çok da şey beklemeden kötünün iyisini seçip yola devam etmenin en iyi seçenek olduğundan, üfffff ve daha birçok benzer şeyden bahsetti durdu. “Bu adam öyle değil gibi...” diyebildim sadece bir ara, ama o devam etti. Ben çok aptalmışım. Hep güveniyormuşum yeni tanıştığım kişilere, sonra üzülüyormuşum, neden böyle yapıyormuşum ben/ “bilmem” / ilk başta bi temkinli olsam daha iyi değil miymiş / “evet belki”. Bunun belkisi melkisi yokmuş, öyle siyah dağınık saçları olan ve güven verir görünen herkese güvenilmezmiş ki, di mi? / “Tabii”. O zaman bu Cenk midir Menk midir her ne zıkkımsa onu iyice bi gözlemlemeden lütfen birşey yapmamalıymışım, söz müymüş / “Söz”.

Dostların, ailelerin, sevgililerin bu kadar korumacı olması bazen ne yoruyor bizleri di mi? İşte o zamanlarda, yani birileri sizi korumak adına sizi kıran birşeyler söylerken ne yapmak lazım hiç bilmiyorum. İnatlaşmak mı, “sana ne” demek mi, ısrarcı olmak mı...

Arda ve Güz, Zer’in söylediklerini başlarıyla onaylarken, ben artık daha fazla dayanamayarak ve bu konuyu neden bu kadar uzattıklarını da hiç anlamadığımı belli eder şekilde “sıkıldım” diyip bara yöneldim.

Yapılacak en güzel şey tabii ki yeşil elbiseli kadının başına gitmekti. Kırmızı koridora girdiğimde bahçede olanlar çoktan aklımdan çıkmış ve yerini buradaki son gecemde keşfettiğim dizeye bırakmıştı “Birşey bekliyorum”. Resmin önüne geldiğimde gözlerimi bir süre kapalı tuttum ve sonra pat diye açıp ilkinin yanındaki pileye bakmaya başladım. O kadar silikti ki herşey. Belki bir “B” daha ...ya da “D”... sanki büyük bir D harfi ve yanında eciş bücüş “e” ye benzeyen küçük bir harf vardı. “De....”. Dördüncü harf bu sefer kolaydı, çünkü yukarısında oldukça belirgin biçimde kalın bir nokta duruyordu “i”. Üçüncü harfle sekizince harflerse birbirlerinin aynı gibiydi ve bir beş dakika uğraştıktan sonra bunların da “n” olduğuna kanaat getirerek duvara harfleri tek tek işledim. “Deni - - en”. Bu kelimeden sonra ikişer harfli iki kısa kelime geliyordu ve sonrasında altı ya da yedi harfli başka bir kelime ve en sonda oldukça uzun bir tane daha. Uzun olandan başlamaya karar vererek bi beş dakika da pilenin o kısmına kitlendikten sonra duvara şunları işleyebildim “ge- - cek”.
Dikkatli bakınca iki küçük kelimenin de aslında kelime değil ayrı yazılması uygun olan bağlaçlarımızdan biri olduğunu gördüm “ya da”. Pfffff. Ve sonra her nedense ilk başta kaç harfli olduğunu bile kestirmekte zorlandığım üçüncü kelimeye bakar bakmaz tüm harfleri olanca canlılığıyla gördüm: “gölden”.
Tamamlanmıştı. Artık çok basitti ve eksikleri de bir çırpıda kondurduktan sonra duvarda şu yazıyordu:
“Birşey bekliyorum
Denizden ya da gölden gelecek”

Koridordan çıkıp kalabalığa karıştığımda sağa sola heryere çabuk çabuk baktım ve en sonunda barın arka tarafında, önünde “Sarhoş Olursam Beni Evime Bırakın” adlı bir yazı tahtasının durduğu bir kapı gördüm. Tahtayı hafifçe sola kaydırarak kapıyı araladığımda Cenk’in bahsettiği arka bahçe olanca güzelliğiyle karşımdaydı. Aslında burası bahçeden çok eski evlerin avluları gibiydi. Uzun, neredeyse 20 metre yüksekliğinde taş duvarlarla çevrili, ortasında bir ceviz ağacı ve üstü seralardaki gibi açılır kapanır bir camla kaplı...Bahçenin bir köşesinde iki divan ve ortalarında çocukluğun anane evindeki büyük sobanın aynısından vardı. Diğer köşede, yaklaşık onbeş saksı içinde büyüklü küçüklü rengarenk çiçekler duruyordu. Ceviz ağacının altındaki kare masanın üstünde, içinde biri ruj lekeli biri lekesiz iki izmaritin durduğu kültablası ise, insanın aklına ilk şu soruyu getiriyordu: “Bu ruj lekesi barın sahibinin karısına mı yoksa sevgilisine mi ait?”.

Bu kadar güzel bir yeri görüp de hatırlamamak mümkün değildi. Bu yüzden “Evet, beni biriyle karıştırdı” diye geçirdim içimden ve nedense o an Cenk’in bir sene önce burada o şapşal espiriyi yapıp çok güldürdüğü kızı kıskandım.
Tam bara geri girmek üzereydim ki, bahçeye açılan kapının arkasına muhtemelen bir çakıyla, özenle ve ince ince işlenmiş o cümleyi gördüm: “Bazı insanların bu kadar istekle yaptıkları şeyleri unutmak istemeleri ne acı di mi?”
O an herşey ama herşey bana hem çok mümkün hem çok olanaksız geldi.
Biz, yani insanlar, acı veren şeyleri unutabildiğimize göre çok mu güçlüydük...yoksa çok mu güçsüz?
Yüzüm allak bullak, masaya geri döndüğümde aklımdaki tek şey bir an önce sarhoş olmak ve hiç birşey düşünmemekti. Biralar gelir gelmez “Haydi” dedim, “ne demiş yazar, içmeyeceksek ölelim bari*, şerefe!!!”.
Ve sonra içtik ve unuttuk ve kendimizi gerçekten mutlu sandık bir an.

Resim: Bar Scene III - Rhanavardkar Madjid
* Öykü kişisi burda Adalet Ağaoğlu'nun Bir Düğün Gecesi adlı kitabından esinlenmiştir.