Cambaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cambaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2008

Cambazın Ölümü


Sirkin bu yeşil, nemli, gri göklü ve derin denizli kuzey kasabasındaki son gününde, bazılarına göre herşey her zamanki sıradanlığında bazılarına göre ise yaklaşmakta olan bir trajediyi muştulayan tuhaf birçok işaretin gölgesinde yaşandı.

O gün her zamanki gibi bir gündü diyenler anlatmaya genelde şöyle başlıyordu:

“O Cuma günü ben de herkes gibi saat 6’ya doğru uyandım. Kahvaltımı ettikten sonra – ki buna kahvaltı demeye bin şahit ister, iki üç bisküvi ve acı bir kahve, belki biraz bal, ama çok az, balı hemen tüketmemek lazım – evet kahvaltıdan sonra üstüme her zamanki kıyafetlerimi giyip karavanın küçük pencerisinden meydana baktım. Mehmet, dün geceden sonra sağına soluna dondurma, yağ ve bilumum yapışkan şeyin bulaştığı atlı karıncayı temizliyordu. Refik, elinde iki büyük kova, hayvanları yemlemek için arka tarafa dolanıyordu. Bak bu önemlidir. Hayvanların yemini suyunu ihmal edersen küserler. Evet, ilk başta terbiye etmek için aç bırakırız onları ama yetiştirdikten sonra nankörlüğe gelmez bunlar. Hele filler. Yeminle küserler. İnanır mısın, kaç tonluk hayvan, düşünsene. İstese tek ayağıyla üstüne basıverdi mi bir daha senden hayır gelmez kimseye. Bizim bi kızcağız vardı, Nermin, bunların bakımından sorumluydu, bi onu ezdi fillerden biri. Ama kazadır o da. Fil iyi hayvandır. Sen en çok hangi hayvanı seversin?
-At.
At da var bizde. Dört tane. İkisi Arap atı ikisi midilli. Neyse, ne diyordum, Refik oraya gidiyordu ve zaten bu saatte hep oraya giderdi. Ayten, yani sirkimizin gelecekgöreni, bi bok gördüğü de yok ya bakma sen...Ayten çamaşır asıyordu iki direk arasına gerdiği ipe. Temiz kadındır, bi giydiğini bi daha giymez. Ve Çakır, trapezci kızlardan biriyle laflıyordu. Adetidir, uyanır uyanmaz gider, bizim trapezcilerden birine takılır. Kimisi sabah uyandığında hangisine rüyalanmışsa ona gider der, kimisi daha ziyade en genç olanıyla, Nazlı’yla konuşur der. Ama benim penceremden hep ama hep gördüğüm kadarıyla, Çakır’a fark etmez, hangisine denk gelirse onun yanına gider. Neyse ne diyordum, Halim, diğer çıraklarla birlikte paylaştığı karavanının önünde sabah cimlastiği midir nedir bu çıraklar pek düşkündür, onu yapıyordu. Raziye Abla, sirkin en yaşlısı ve en saygı duyulanı, kafesini pencerenin önüne dayadığı kuşuyla kimsenin bilmediği bir dilde konuşuyor, o susunca kuş yine kimsenin anlamadığı bir dilde cevap veriyor ve sonra Raziye Abla anlatmaya devam ediyordu.
Sirk müdürü Osman, ki ben onu da onun müdürlüğünü de...neyse ağzımı bozmayayım şimdi, malum burası artık ölü evi. Ev de denmez ya, ölü sirki...Osman puştu sandalyesini kapının önüne çekmiş çamaşır asan Ayten’i dikizliyordu. Yüzünde pis bir sırıtış, yaşından başından utanmaz ki şerefsiz. Her sabah aynı şeyi yapar. Ayten de eğilip kalktıkça sallanan memelerini, sıyrılan etekliğini ne yapacağını bilemez, hızlı hızlı asar çamaşırını içeri girer.
Neyse, ne diyordum, Selim elinde gazetesi, yine herşeye ilgisiz, yine kendi aleminde sırtını ağaca dayamış bir yandan sigarasını tüttürüyor bir yandan da dünün haberlerini okuyordu. Bilirsin kasabalara geç gelir gazete. Üstüne bir de sirkteyiz, göçebeyiz. Ondan ki ekseriyetle ancak bir gün öncesinin gazetesi okunur burda. Dünya yansa haberimiz olmayacak yani. Yok yok, o kadar da değil, sen bana bakma, bazen abartırım böyle. Radyomuz var çok şükür, hem sonra artık herkeste cep telefonu var di mi? Velhasıl senin anlayacağın, işte o gün herşey her zamanki gibiydi. Her sabahki, her öğlenki, her akşamki gibiydi. Kim bilebilirdi böyle bir felaketin geleceğini. Ama severdim merhumu, inan ki çok severdim. Nur içinde yatsın”.

O gün her zamankinden farkı bir gündü diyenler ise şunları söylüyordu:

“O gün o kadar zor uyandım ki...sanki bir gece önce çok içmişim ya da o gün hiç sevmediğim biriyle görüşecekmişim de yataktan kalkmak istemiyormuşum gibi. Hava ağırdı. Şair demiş ya, hani bizim büyük şair “Hava kurşun gibi ağır”, işte tam öyleydi. Canım birşey yemek de istemedi, sigaramı yaktığım gibi kapının önüne çıktım.
Sabah serinliği açar insanı bilirsin. Sağa baktım, Mehmet atlıkarıncanın başına geçmişti. Ama bu çocuk, atlıkarıncanın temizliğine hergün en büyük haynavdan yani zürafadan başlayan bu çocuk, o gün sümsük koyundan başlamıştı. Hayır olsun dedim.
Önümden Refik geçti sonra. Komiktir bizim Refik. Biraz aklı kıttır, belki ondan komiktir. Hayvanlarla en iyi o anlaşır. Ya da şöyle söylemek daha mı yerinde olur acaba? En iyi hayvanlarla anlaşır. Yanlış anlama, Refik’e kötü söz söylemek gibi bir niyetim yok. Söylemem de söyletmem de ama, belki aklı kıt olduğundan işte, hayvanı bizden daha çok sever. Bu yüzden bence bizim sirkte işini en severek yapan da şu garip Refik’tir. O sabah ama Refik’i gördüğümde yüzünde o saflığından, güzelliğinden eser yoktu. “N’oldu Refik? Sevgilinle mi atıştın yoksa?” diye takıldığımda ağzını bile açmadan elindeki kovaları gösterdi. Hayvanlara verilmek üzere bir gün önce kasaplardan, kuzuyu kurt kaptı diyip bize getiren ve mal sahibinin hakkını yemekten utanmayan çobanlardan, beş parasız kalmış olup elindeki son tavuğu da bize satmak zorunda olan fakir kasabalılardan alınan etlerin büyük kısmının kurtlanmış olduğunu o zaman gördüm. Hayır olsun dedim.
Ve sonra Çakır’ı, güzel gözlü yeniyetme Çakır’ı gördüm. Her zamankinin aksine en yaşlı trapezcimizle konuşuyordu. Yaşlı dedimse bakma sen, minare yıkılmış ama mihrap sağlam, öyle bir kadın. Yine de desek Çakır 16’lık delikanlı, bu kadın nerden baksan 36. Çakır’ın onca güzel trapezci arasında tutup o gece buna rüyalanmış olması...olacak iş değil ya üstünde durmadım, olur arada dedim.
Bu kadarla kalsa iyi! Müdür Osman her sabah sandalyesine kurulur, gevrek gevrek bizim falcı Ayten’i izler, bilir misin?
-Bilirim.
Ayten de müdür diye birşey diyemez. İçinden basıyordur küfürü ya, dışından birşey diyemez. O sabah ama Ayten’in Osman’ın önünde uzun uzun salındığını, bırak sade Osman’ı bu sirkin cümle erkeğini başına üşüştürecek dantelli donlarını bile bile ipin en önüne astığını gördüm.
-Hayır olsun dedin.
-Dedim ya demem mi. Ama şuna ne diyeceksin bakalım! Raziye Abla’nın kendisi kadar yaşlı kuşuyla ilk defa anladığım bir dilde konuştuğunu duydum. Raziye kuşa – ki adı Zümrüdüanka – “karar verdin mi öleceğin güne” dedi. Zümrüt “verdim, sen ölmeden hemen önce” dedi. Raziye Abla güldü kuşa. Kuş güldü Raziye Ablaya. Ya da ben öyle sandım. Eeee anlasak da tüm lügata hakim olmak zor bir günde. Sonra şıp diye sustu ikisi de. “Çok bekleme/çok bekletme” dedi biri diğerine. Neyi, niye, kimi...orasını da anlamadım yaaaa uğur olsun dedim.
Ve Selim’i gördüm. Çocukluk arkadaşımdır o benim bilir misin, az mı hovardalık yaptık, az mı sövdük şu Osman’a. Hey gidinin. O sabah Selim’de de bir tuhaflık vardı. Elinde bir gazete tutuyordu ama pek okuyor sayılmazdı. Daha çok Zehra’yla Ayten’in kaldığı çadırı gözler gibi geldi bana. Selim’i tanımasam o da Osman gibi Ayten’i dikizliyor diycem ama değil. Sinirliydi, öyle görünmemeye çalışıyordu ama belliydi siniri. Onu böyle görünce Halim’i aradı gözüm. Spor yapıyordu. Ama o da ayrı bi sinirliydi, tövbe estağfurullah. Gözünde hırs. Allasen söyle, sabah iki hareket yapmaya kalksan hırslanır mısın durup dururken? Bunlarda da var birşey, kavgalılar mıdır küsler midir diye düşündüm de gidip sormaya üşendim. İşe koyuldum ondan sonra.
Ama bitti sanma. Daha bunun öğleni var, ikindini var. Ne tuhaflıklar olmadı ki daha. Ancak körsen ya da aptalsan anlayamazsın yıllardır saat çarkı gibi işleyen sirkte birden böyle şeylerin olmasının kötüye işaret olduğunu. Ama artık olan oldu, ölen öldü. Çok severdim merhumu. İnan ki çok severdim. Nur içinde yatsın”.

O günü anlatırken ister herşey aynıydı ister herşey farklıydı demiş olsunlar, cambazın ölüm anına ilişkin hikaye üç aşağı beş yukarı benzerdi. Ve genelde şöyle başlıyorlardı anlatmaya:

“Akşama doğru gök yarıldı. Ama hiçbirimiz telaş yapmadık çünkü renkli kostümler giyip hayvanlarımızla hoplayıp zıplamak ve hatta ateşli çemberlerden ustaca geçmek gibi meziyetleri olan cüce Bekri’nin, bir de bulutlara bakıp hava durumunu tahmin etme ustalığı vardı. Ve gök yarılır yarılmaz bizim görmediğimiz bir uzaklığa dalıp saat 18.10 civarı yağmurun duracağını müjdelemişti “

Hikayenin burasında anlatanları durdurup “peki gerçekten öyle mi oldu?” diye soruyordum ve aldığım cevaplara göre yağmur 18.09 ila 18.12 arasında bir yerde gerçekten kesilmişti.

“-Peki öyle mi oldu?
-Evet. Son yağmur damlası burnuma düştüğünde saat 18.11’di. Yani ha on haa on bir di mi. İşte yağmur sonrası hepimiz 7’de kapıların açılması öncesi son hazırlıkları tamamlamak üzere koşturmaya başladık. Neden sonra, ben tam dönmedolabın yanından arkadaki hayvan kafeslerine doğru yürürken, bir grup sirk çırağının hararetle birşey tartıştıklarını duydum. Yanlarına gittim ve işte o zaman öğrendim: Selim Halim’e eğer isterse o akşamki gösteride ipte karşılıklı yürüyebileceklerini söylemiş. İp cambazlarında böyledir. Ustalığa adım atarken, karşılıklı çıkılır ipe. Hani var ya, bir ipte iki cambaz oynamaz derler. Eğer ikisi de ustaysa oynarlar. Bunu göstermek için, yani çırağın da artık ustası kadar becerikli olduğunu göstermek için, adettir bu.
Bu haberi duyunca telaşlandım. Selim’in son zamanlarda oyun mu değil mi bilmediğimiz bir huyu türemişti. İpte beşinci adımdayken dengesini yitiriyor- ya da miş gibi yapıyor – ve düşmeye başlıyordu. Halim de her seferinde trapezlerden biriyle sallanıp son anda yakalıyordu ustasını. Şimdi karşılıklı yürüyeceklerine göre...eğer Selim’inki oyun değil de gerçekse o zaman bu gece bu adamı kim tutacak diye düşündüm. Bu yüzden hemen müdür Osman’a koşturdum. Meğer haberi duyan ona geliyormuş. Bana Selimle konuştuğunu, vazgeçirmeye çalıştığını, ipten düşme olayının sadece gösteri amaçlı olduğu konusunda Selim’in kendisine çok dil döktüğünü, bu yüzden bu teklifi kabul etmek durumunda kaldığını, Halim’in akşamla ilgili çok heyecanlı olduğunu ve bu gece en son gösterinin onlar tarafından yapılması için her türlü ayarlamanın yapıldığını, onlar çıkarken halkı bilgilendirmek ve çok özel bir ana tanıklık ettiklerini gösterip biraz daha para koparabilmek için en genç trapezcinin neşeli ve kısa bir anons yapacağını, anonsta söyleneceklerin kendisi tarafından özenle yazıldığını uzun uzun anlattı.
Bunları duyunca inan olsun bütün kaygım dağıldı, keyfim yerine geldi. Malum, ustalığın alınması büyük olay. Tamam tamam, ondan değil de bu olay şerefine sabaha kadar içilip eğlenileceğinden dolayı mutluydum. Eeee, arada bize de eğlence lazım di mi? Ama öyle olmadı. İçtik içmesine de eğlenceden değil yastan içtik be yastan içtik.
Neyse. O akşam hepimiz gösterilerimizde çok iyiydik ve işini biteren izleyicilerin önüne bizler için özel olarak konmuş minderlere kuruluyordu. En sonunda trapezcilerin sağdan soldan ve hatta görüp görebileceğin her yerden aynı anda sanki çarpışacaklarmış gibi kendilerini aşağıya bırakıp havada kuğu gibi süzüldükleri muazzam gösteri de bitti ve Nazlı çıplak ayaklarına hızlıca geçiriverdiği topuklu terlikleriyle toprak alanın ortasına geldi, sanki salon leydisiymiş gibi tek bacağını arkadan kırarak seyircilerin önünde eğildi, selam verdi. Biz de seyircilerle birlikte büyük bir alkış kopardık. Cüce Bekri yerinden kalktı, mikrofonu Nazli’ya uzattı ve genç trapezcimiz Osman’ın ona ezberlettiği herşeyi teklemeden bir bir söyledi: 1935’te Gülleci Gökmen Ali ve Kediçevik Rüstem tarafından kurulan sirkimiz, şu ana kadar aslan terbiyecilerinden ateş yiyicilere, sihirbazlardan tek tekerlekli bisikletçilere kadar birçok usta yetiştirdi. Öncelikle çoğu hakkın rahmetine kavuşmuş bu ustalar için büyük bir alkış istiyorum. Şu an sirkimizde kadrolu olarak çalışmakta olan 18 usta ve onlardan zanaati öğrenmeye çabalayan 30’a yakın çırak bulunmaktadır. Çırakların eğitimi, ilgili alandaki en tecrübeli usta tarafından titizlikle yürütülmekte ve zamanı geldiğinde o alana özel olan geleneksel bir törenle çırağın ustalığı verilmektedir. Bu törenler, çırağın ustalığı hakettiğini büyük bir kitlenin önünde göstermesini zorunlu kılan nihai birer sınav gibi düşünülebilir.
Siz de bu akşam burada çok özel bir gösteriye şahit olacaksınız. İpin üstadlarından ve sirkimizin en kıdemli çalışanlarından, Kediçevik Rüstem’in oğlu ustaların ustası Selim’in beş senedir eğittiği çırağı Halim’in son sınavına tanıklık edeceksiniz. Bu eşsiz bir an, çünkü sirkimizde her sene birçok alanda ustalık törenleri olmasına rağmen, on senedir ilk defa bir ip cambazına ustalığı verilecek. Bu törenin, bu yeşil kuzey kasabasında, güleç ve neşeli insanlar arasında gerçekleşecek olmasından hepimizin mutluluk duyduğunu belirtir, Halim’in ustalığa geçiş sonrası alması gereken karavan ve eşyalar için yapabileceğiniz küçük katkılarınız olursa şimdiden teşekkür ederiz. Ve şimdi karşınızdaaaa, alkışlarla bayanlar baylar, karşınızda Halim ve Selim.
Nazlı coşkulu konuşmasını bitirir bitirmez yine muazzam bir alkış koptu ve sonra Halimle Selim’in 30 metrelik merdivenleri birer ikişer çıktığını gördük. İkisinin üstünde de siyah parlak kumaştan dar birer pantalon ve kolları kırmızı şeritli bol birer gömlek vardı. Abi-kardeş gibi aynı. İnan onları tanımayan biri böyle düşünürdü. Hareketlerinde beklenenin üstünde bir ahenk vardı. Sanki ilk defa değil de yıllardır birlikteymişler gibi, seyirciyi selamlamak için aynı anda eğiliyorlar, birbirlerini takdim etmek için aynı anda yüz yüze dönüyorlar, aynı anda el sallıyorlardı. O anda nedense, beş senedir ustasını sürekli gözleyen Halim’in ya çok iyi bir taklitçi ya da çok yetenekli bir gösterici olduğunu düşündüm. Zehra belirdi sonra. Her zamanki zerafetiyle seyircilerin önünden yavaş adımlarla geçti, sandalyesine oturdu ve çalmaya başladı. O çaldıkça cambazlar ipte yürüyecek, davul her tammmmmm diyişinde bir adım atacaklar, davulun ritmine göre yavaş yavaş hızlanacaklar, böyle böyle birbirlerine yaklaşacaklar ve en ortaya geldiklerinde havada takla atarak aşağıdaki havalı yastığa düşeceklerdi.
İşte bir anda ikisi de adım attı ipe. İp alışmamış ya hani aynı anda iki cambaza, biraz sallandı gibi geldi bana, ama ne Halim kıpırdadı ne Selim. Kaç senedir burdayım, hiç bu kadar heyecanlanmamıştım. İkinci adımı attılar, üçüncüyü, dördüncüyü ve beşinciyi...o anda cümle sirk sakini soluğumuzu tuttuk ve gerçekten düşmedi Selim. Islıklar yükseldi bizim gruptan, belki biraz da küfür. Eeee adam aylardır yüreğimizi ağzımıza getirmiş, olacak o kadar. Fakat biz böyle neşeyle bağırır çağırırken Halim’i gördüm tepede. Şaşkındı. Altıncı adımı atsa mı atmasa mı bilmez gibi dosdoğru Selim’e bakıyordu. Anlam veremedim. Ya da belki çocuk da korktu ustasının düşeceğinden ondan şaşırmıştır dedim. Selimse kendinden emin Zehra’nın tutturduğu ritimle ilerlemeye devam ediyordu. Halim bi gayret aradaki farkı kapatmak için üstüste iki hızlı adım attı, durdu. Bu sırada biraz da sağa sola sallandı. Zehra’ya baktı neden sonra. Zehra sadece önüne bakıyordu. Her gösteri de gülümseyerek en yukarıya, ustanın taa gözünün içine bakan kız...O an ritmin, gösterinin bu kısmı için oldukça yavaş olduğuna dikkat ettim. Yani Zehra her zaman başladığından yavaş başlamıştı ve normalde onuncu adımda çok daha tempolu çalması gerekirken hala oldukça uzun aralıklarla vurmaya devam ediyordu. Halim’in ilk gösterisi için böyle düşünülmüş olsa gerekti. Fakat Halim, artık Zehra’nın tam tamlarına çok da dikkat etmeden, tıpkı gündüz eğitimlerinde olduğu gibi hızlı hızlı yürüyordu. Bu çocuk geldiğinde de böyleydi biliyor musun? Çocukluğundan beri apartmanlara mı tırmanmamış, balkondan balkona mı atlamamış, pire gibi...tez canlı. Yine öyle tez canılıkla ilerliyordu ipte. Ama yanlıştı yaptığı...Nazar değdirdik ulan diye geçirdim içimden. Ahenk mahenk kalmamıştı çünkü. Sonra ama hatasını farketti çocuk ve şıp diye durdu. Selim’i bekledi. Tekrar başladı. Ne olduysa o zaman oldu. Daha yirminci adıma bile gelmemişlerken Halim bir Selim’e bir Zehra’ya bir de hızını bir türlü ayarlayamadığı ayaklarına bakarken dal gibi sallanmaya başladı ve düştü. Öyle de hızlı düştü ki, daha biz ne oluyor diyemeden, havalı yastığı onun hizasına yetiştirmeyi akıl edip koşturmaya başlayamadan, seyirciler çığlık atmayı bile hatırlayamadan çoktan yere çakılmıştı. İşte böyle. Ben ömrü hayatımda böyle bir olaya tanık olmadım. Bir keresinde filler küçük bir kızı ezmiş diyorlar. Çocukmuş daha, yani aslında bundan daha büyük bir trajedi. Ama görmek çok farklı. Gitmiyor. Hep aklımda. Bu yüzden çok içtik o akşam. Yastan. Ve daha da önemlisi gözümüz kapansın da Halim’in yüzünü unutalım diye içtik. Yaaaa. İşte böyle. Sen yakını mısın Halim’in? Bak yakınıysan eğer, o şerefsiz Osman çocuğun cenazesini kaldırıcaz diye kasabalıdan ne para topladı utanmaz...allah belasını versin onun. Git iste. İste de ailesine falan gönder bari. Yaaa, işte böyle. Başımız sağolsun.”

Olanlar için kimi Selim’i, kimi Halim’i, Zehra’ysa nedense kendini suçluyordu. O gece sadece birkaç kişiyle vedalaşıp sirkten ayrılan Selim’in dışarda bir hayata kolay kolay alışamayacağı ve birkaç aya döneceği söyleniyordu. Ama dönmedi.

Biri öldü, biri gitti.

Bu da 1935’te Gülleci Gökmen Ali ve Kediçevik Rüstem tarafından kurulan Gezginbalık Sirki’nin cambazsız kalışının hikayesidir.

Resim: The Acrobats Camp / William Parrott

Zehra’nın Dediği



Bu yeşil, nemli, gri göklü ve derin denizli kuzey kasabasındaki son günümüzde, çobanların hayvanları ağıllara geri sürdüğü ve çocukların 10 km ötedeki büyük kasabanın okul yolundan birer birer göründüğü o akşamüstü, usta cambaz Falcı Aytenle paylaştığımız renkli çadırımıza girip beni dışarı çıkardı. Uzaktan izleyen birine, bir erkeğin pat diye çadırımıza girmesi ve neredeyse hiçbir şey demeden beni götürmesi oldukça kaba görünebilirdi. Ama bana soracak olursanız, usta her zamanki gibi kibardı. Bunu da sadece elinin kolunun yaptıklarına değil bakışlarına da dikkat eden biri kolaylıkla farkedebilirdi.
Yıllar önce küçükken – ki hala küçüğüm, düşünün artık siz, daha da küçükken – usta yine böyle hiçbir söz etmeden, yine ağzında sigarası ve yine dışardakilere göre oldukça kaba bana göre alabildiğine nazik biçimde sürüklemişti beni dışarı. Sirkin ışıkları tamamen kaybolana kadar yürümüş ve yol boyunca birsürü insandan bahsetmiştik. Filci Hasan’ın aslında kekeme olduğundan ve sırf bu yüzden bizlerle sadece şarkı söyleyerek konuşabildiğinden, kart ustası Osman’ın oğlu Kamil’in babasına büyüyünce heykel olmak istediğini söylemesi üzerine, Osman’ın onu o zaman kaldığımız şehrin sembolü olan horoz heykelinin önüne götürüp “bunun gibi mi lan? “ diye azarlamasından – ve biliyor musunuz çocuğun aslında heykel değil heykeltraş demek istediğini ancak yedi yaşına geldiğinde anladık - sihirbaz Şiraz’ın yavru tavşanlardan birini doğumgünü münasebetiyle güzel gözlü Nesrin’e hediye etmesi ve akşamına pişman olup “ekmek param” diye geri istemesinden ve bizle birlikte şu tuhaf hayatı yaşayıp iyice tuhaflaşan dostlarımızın hikayelerinden bahsedip gülmüştük.
Sonra usta elimi tutup “Peki ne yapıyorsun sen burda? Niçin buraya geldin? Gerçekte ne isterdin?” demişti. “Burası gerçek değil mi?” diye sormuştum ben de olağanüstü saflığımla. O zaman yüzünde çoğu insanda göremeyeceğiniz o çizgiler belirmişti; iyi niyeti ve babacanlığı gösteren ve “Sen sahiden çok küçüksün Zehra” demişti sonunda. O gece bana hiç dokunmaması ve sonraki ve daha da sonraki günler hiç dokunmaması...belki de sırf bu yüzden sevdim onu. Ne dediğimi anlıyor musunuz? Sirke doğmamışsanız ve dışardan biriyseniz, daha gelir gelmez akbaba gibi yapışırlar eteğinize, yaşınıza da bakmazlar, sizi oraya “eti senin kemiği benim” diye teslim eden babanızın saçının akına da. Ben de belki...sırf bundan...dönmedolabın başında duran yakışıklı Mehmet ya da aletlerin yağlanmasından sorumlu istekli Ahmet yerine onu sevdim. Ve bir sene sonra, bu sefer ben tuttum onun elinden, ben çıkardım onu sirkin dışına. “Büyüdüm” dedim. O gece o geceydi. Yıldızlı ve güzeldi. O gece gibi bir gece beki bir daha gelmeyecekti.
Ve şimdi, gece değil de gri bir akşamüstü, bu sefer hiç konuşmadan ama oldukça kararlı bir biçimde götürüyordu beni bir yere. Toprak yıllar öncesindeki gibi ıtır kokuyordu yine ya da bana öyle geldi.
Ben bu anı o kadar uzun süredir bekliyordum ki...”Büyüdüm” diye karşısına dikildiğim o gece hariç, usta nedense bir daha yaklaşmamıştı bana. Daha doğrusu, hep abi gibiydi. Sonradan, belki de o ilk ve tek gecede çok beceriksiz davrandığımı düşünerek üzüldüm. O yüzden o akşamüstü gürgen ağaçlarının gölgesinde aşağılara, denizin kayalara çarptığı bir küçük kumsala doğru sessizce yürürken aklımdaki tek şey bu defa beceriksiz davranmamam gerektiğiydi.
Suyun değdiği tarafları yosun tutmuş o kayalığa indiğimizde, usta en sonunda konuştu:
-Şunun tepesine çıkalım mı? Biraz kaygan ama ben sana yardım ederim.
Sesim çıkmadı bile. Sadece başımla “olur” yaptım. Önce o tırmandı kayaya, sonra elimden tutup beni yanına çekti. Karşıda güneşin yavaş yavaş aşağıya sürüklendiğini ve birkaç balıkçılın denize batıp batıp çıktığını gördüm. Dalgalar,altımızdaki kayaya her çarptığında suyun ne kadar güçlü olduğunu hissettim. Ve arkamda ormanın kuytusunda hareket eden, yaşamı ve farklılığı müjdeleyen birçok çıtırdı duydum...duydum da yanımda usta var diye hiç korkmadım.
Bir, iki, üç ve dördüncü sigarasından sonra nihayet beklediğim oldu ve usta – hayır Selim diyeceğim artık – ve Selim elimi tuttu. Sonra birden döndü baktı:
-Zehra ...sen..sen beni seversin.
-Severim.
-Zehra, ben bu gece ölecek olsam?
-...
-Ve sen de aslında bunu engelleyebilsen?
-....
-Ne yapardın?
Herşeyi. Çocukluktan kalma yıldızlı bir gecenin hatrına, herşeyi yapardım. Senin için. Herşeyi...Demek istedim ama diyemedim.
-Ne yapmak gerekliyse yapardım işte.
-O zaman senden birşey isteyeceğim Zehra. Bugün davulları her zamankinden yavaş çalacaksın, anlaştık mı?
-N’oldu ki, başın belada mı yoksa? Ayrıca ne ilgisi var davullarla?
-Canım, lütfen, bunu sonra anlatırım belki. Belki de anlatmaya gerek bile kalmaz. Belki zaten ölmüş olurum. Ama lütfen, söyle bana, anlaştık mı?
-“Anlaştık” dedim usulca.

Elimi bıraktı, gülümsedi, “Haydi gidelim o zaman, akşama birşey kalmadı” dedi. Bu kadar. Gerisini hatırlamıyorum. Sirke nasıl döndük, yolda neler gördük, neler konuştuk...bilmiyorum. On sene geçmiş ve sonuçta istedği tek şey davulların yavaş çalınmasıydı. Oysa neler düşünmüştüm bir bilseniz, neler kurmuştum oraya inene kadar. Beceriksiz olmadığımı gösterecektim ona ve hep yapmak istediğim gibi “usta” diye değil de “Selim” diye seslenecektim. Davullar ha.
O gün ilk defa ölmek istedim. Hiç böyle hissettiniz mi siz de?

Resim: Yıldızlı Gece / Van Gogh

02 Mayıs 2008

Cambazların Dediği

Ben Selim. Usta Cambaz.
Bugün 30 Nisan ve günlerden Cuma.

Birgün ölürsem bunun bir bahar günü ve kuzey kasabalarından birinde olmasını isterim. Hiç beklenmedik bir yağmurun boşaldığı, insanların renkli şemsiyelerini açıp koşturduğu ya da saçak altına sığındığı bir akşamüstü...

O kasabalarda hep vardır ya bir meyhane...Hani erkeklerin ve özellikle balıkçıların akşam ezanından sonra oturup demlendikleri, salaş bir meyhane...İşte o meyhanede birkaç tek attıktan sonra ölmek isterim. Tanımadığım adamlarla şöyle uzuuun bir muhabbet tellendiririz. Önce spor, sonra siyaset, hep birlikte küfredilir ekonomiye...Sonra muhakkak ki konu kadınlara gelir ve meyhanedeki tüm erkekler kasabanın tek genelevindeki iri memeli kadınları hatırlayıp gevrek gevrek gülerler. Şimdi düşündüm de...onlar gülerken ben kimi düşünürüm? O zaman durun!!!

Tam olarak meyhaneden sonra değil, oradan da çıkıp kasabanın tek genelevine gittikten sonra ölmek daha anlamlı olabilir. Kasabada hep aynı adamları görmekten sıkılmış kadınlar benim gelmemden dolayı mutlu olurlar. Orada bir, bilemedin iki saat kalırım ve sonra meyhaneye geri dönerim. Gecenin o vaktinde nereden geliyor olduğumu hemen anlar kasabalı erkekler ve bağırırlar “beye tek değil duble çek”. Rakı bir dikişte içilecek zıkkım değildir ama öleceğim içime doğmuş olur o akşam vakti, ve fondip yaparım. Ağzımın acısını alsın diye sunulan karanfili çiğneye çiğneye çıkarım meyhaneden. Sirk kasabanın dışına kuruludur her zamanki gibi. Uzaktan bakınca terkedilmiş bir film setinin paslanan oyuncakları gibi durmaktadır kurduğumuz tüm aletler. Çadırların çoğu karanlık, bazılarının önünde fenerler yanmaktadır. Yağmur sonrası toprak kokusu, meşe ağaçlarının ıtırlı kokusu... İşte o anda ölmek isterim. Tam sirkin kurulduğu alana adımımı atmışken...Yani hep burdaydım ve aslında hiç burda değildim der gibi. İşte öyle ölmek isterim.

Söyleyin bana, bu güzel bir ölüm müdür?

Ben Halim. Yedek Cambaz.
Bugün 30 Nisan ve günlerden Cuma.

Birgün ölürsem bunun beklenmedik bir ölüm olmasını isterim.
Öyle bir gün olur ki o, aslında herşey bir süredir habercisidir benim öleceğimin ve ben bunu farketmemişimdir.

O gün sabah uyandığımda zihnimde hala devam etmekte olan bir rüya vardır. Gözlerimi açmadan başını hatırmaya zorlarım kendimi, çünkü bilirim ki günün ilk ışığı gözbebeğime değdiğinde rüyanın tüm izlerini silecektir. Rüyayı hatırlamaya çalışırken aklımdan birçok şey geçer...Kopuk kopuktur herşey. İşte yeşil bir terlik, terliğin sahibi olduğu belli olan bir çift kadın ayağı, kadın bacak bacak üstüne atmış, bir ayağını sallıyor...ayakları çok güzel...altı çukurca. Ayak parmakları tam sevdiğim gibi kemikli ve uzun. Bileği çok zayıf. Bir yerlerden atlasa ilk onlar kırılır. Kırılgan olduğu için beğenmekteyimdir kadını. Sonra daha da zorlarım kendimi başka şeyler hatırlamaya...İşte içinde iki balığın olduğu bir kavanoz...Bir reçel kavanozunun içine sıkışmış iki balık...yerleri o kadar dar ki hep birbirlerinin ardında dönüp duruyorlar...sanki birbirlerini kovalıyorlar...ama kimin kimi kovaladığını dışarıdan izleyen kimse anlayamıyor. Peki bunun o kırılgan kadınla ne ilgisi var? Başka? İşte bir çocuk ve yanındaki masada duran kırık makas. Kimin çocuğu bu diye bir kez daha zorlarım kendimi ama artık iyiden iyiye kendime gelmeye başlamışımdır ve rüya solmaktadır. Ha gayret diyip direnirim uyanmaya ve aklımdaki son imge elimi kadının ayağının altındaki çukurda gezdirdiğim olur.


Ve o anda...aklımda bu imge varken birdenbire ölmek isterim. Uykuyla uyanıklık arasında. Aslında ne de çok işaret varken çevremde...hiç anlamamış olarak, bilmemiş olarak ölmek isterim.

Söyleyin bana, bu güzel bir ölüm müdür?

Cambaz Hikayeleri - Dört


Ben, anlatıcı.

Usta cambaz hergün beşinci adımını atar atmaz düşmekte ve artık kimse bunun gerçek mi kurgu mu olduğunu sorgulamamaktaydı.
Usta cambaz katilini arıyordu günlerdir ve Halim’i bulmuştu.
Halim farkedilmeyi bekliyordu yıllardır ve maktülünü bulmuştu.

Aslında olaylar tam olarak ne Halim’in ne Selim’in anlattığı gibiydi. Biz onların kurguladığı biçimde biliyoruz herşeyi. İkisi de anlattı bize derdini ve biz her ikisine de hak verdik. İkisi de hem biraz doğru hem biraz yalan söyledi ve bunu tahmin etmemize rağmen birşey diyemedik.

Olayların aslına gelecek olursak... Pardon, unutmuşum. Olayların aslının bir önemi yok artık. Biri ölecek ne de olsa.

24 Şubat 2008

Usta Cambazın Dediği



Ben Selim. Usta Cambaz. Gezginbalık Sirki’nin usta cambazı. Bu ismi babam vermiş sirke. Ben olsam, ağırlığı olan ve yıllar yılı güçlenecek başka bir isim verirdim. Unutulmayacak, köklü, sağlam bir isim. Ama babam gezginbalık demiş. Balıklar zaten gezgin değil midir? Yoksa bu isim bizim oradan oraya konargöçerken aslında bir gün oltanın ucundaki salak yemi yiyip zokalanacağımızı anlatmak için mi? Özgür olduğumuzu, ancak yalnızca suyun içinde ayrı bir dünyada ve deryada, tamamen kendimize benzer canlılar arasında var olabileceğimizi ve karada sabit bir hayatın bizim için asla mümkün olmayacağını anlatmak için mi? Bunu hiçbirimiz öğrenemeyeceğiz, çünkü hem babam hem de onunla birlikte bu sirki kuran diğer arkadaşları birer birer öldüler. Nedense sirk insanlarının ömrü kısa oluyor. Bunu o kadar iyi biliyorum ki.

Ben babadan cambazım. Halim ve daha başka bir sürü heyecanlı yeniyetme gibi sonradan bu işi seçmedim. 42 sene önce bu sirkte doğdum. Annem aslan terbiyecisiydi. Ölümü bu sirkte çoğu kişiye kısmet olmamış biçimde huzurlu ve oldukça normal gerçekleşti. Terbiye ettiği iki aslan - dişiyi Melek erkeği de Kelek diye severdi- arkasından bir hafta yas tuttular. Bu şimdiye kadar kedigillerde görülmedik bir hassasiyet olduğundan birkaç büyük televizyon kanalı bile konuyla ilgilendi, sürekli acı içinde kükreyen aslanların kafesinin önüne çadır kurup belgesel çekmek isteyenler bile oldu. Sirk müdürümüz Osman, kendisi tam bir mezarcıdır, annemin ölümünden bile işte, bu sayede para kazandı. Haram zıkkım olsun.

Önce annem gitti. Sonra, ondan birkaç sene sonra da babam. Babam nasıl mı öldü? Bunu sonra anlatayım.

Babam erken öleceğini bildiğinden midir nedir, daha aklım hiç bir şeye ermezken, hatta dengede durmayı bile zar zor becerirken ipin üstüne çıkarmıştı beni. O gittikten sonra gözü gibi sevdiği sirkte onun yerini almak, “o” olmak… Bunun başından beri babamın planı olduğunu şimdi çok daha açık şekilde görüyorum. Bunları söylerken ben, siz çoktan yarısından fazlası tükenmiş bu hayattan pişman olup olmadığımı merak ettiniz. Evet, pişmanım. Kim pişman değil ki! Tıkıldığın o küçücük kasabadan çıkmayı gözü yemeyen sen, sevmediğin bir kadınla evlenip çoluk çocuğa karışan sen, otobüste yanında oturan kadının hayatını, kocasının nasıl biri olduğunu, ne iş yaptığını ve yüzünün neden gülümser olduğunu merak eden sen, sizler pişman değil misiniz?

Pişmanım çünkü bu göçebelik beni kimseye hiçbir yere bağlanamayan, huysuz, başına buyruk bir adam yaptı. Pişmanım, zira isterdim ki bir kadın olsun, benimdir diyebileyim, sahipleneyim… Onun yerine işte, burada her gün daha da yalnızlaşan, yaşlanan, benim gibi buraya doğmuş kadınlarla çiftleşiyorum. Buna sevişmek bile denemez, evet, çiftleşiyorum. Tamamen dürtüsel olarak, erkekliğin bizim türümüze yıllardır buyurduğu gibi. Ama üreme amacıyla değil. Bir çocuğum olması fikrinden, ömrümün burada geçeceğine karar verdiğim gün vazgeçtim. Bir lanet gibi, bu sirki başka bir çocuğun daha omzuna yüklemeyeyim, erkek olursa benim gibi cambaz olur, kız olursa cambazların altına giren kadınlardan biri olur diye korktum. Çok da iyi bir karar vermişim. Zira çocuk yerine, kader bana şu Halim’i gönderdi. Buraya ilk gençliğin verdiği bütün heveslerle koşup gelen, gördüğüm en yetenekli cambaz olan Halim’i bir kardeş, özlemi çekilen bir oğul ve unutulmuş daha birçok şey gibi sevmek istedim. Ama hırs…en hoşlanmadığım şeydir hırs. Ve Halim’de en çok olan şeydir. Ve Halim’i Halim yapan, beni de ondan iyice uzaklaştıran şeydir.

Size her şeyi en başından anlatmak isterdim. Halim’in buraya geldiği günden başlardım ve onun 30 metrelik ip üstünde kedi gibi yürüyüp sonra kendini yere bırakışından, yere düşüşündeki zariflikten, gözlerindeki ışığın en parlak olduğu ve bana saygı duyduğu o ilk zamanlarımızdan bahsederdim. Ama bunlar artık aslında hiç yaşanmamış ve kurgulanmış bir geçmişin kırıntıları gibi duruyor.

Aslında benim çöküşüm (ki bunu böyle nitelendirmeyi kabullenmek bile bana acı veriyor, ama artık çaresizim ve çaresiz bir insan her şeyi yapabilir her şeyi düşünebilir çaresiz insanlardan korkmak lazım bence ve ben gerçekten çaresizim. Pardon, bunu zaten söylemişim) yüzünde nur olmayan bir falcının ağzından dökülenlerle birlikte başladı. İki yaz önce hayatında sirk görmemiş yoksul bir halkı eğlendirmek, ceplerinde şıngırdayan bozukluklarını toparlayıp en azından sulak yerlere gidişimizi garantileyebilecek parayı sağlamak için kurak bir kasabaya çadır kurmuştuk. Orada kaldığımız ilk iki gece neredeyse hiç iş yapmadık. Birkaç meraklı çocuk ve kümes hayvanı dışında ziyaretimize gelen olmadı. Üçüncü gün, artık yavaş yavaş toplanıp civar yerlere gitme kararı alınmışken sirkimiz dolmaya başladı. Çevre köylerden ve kasabalardan gelen ziyaretçiler, nikahı yeni kıyılmış gelinlikli damatlıklı çiftler, 80’inde ve bir ayağı çukurda nineler, kısacası görüp görebileceğiniz herkes sirke doluşmuştu. Gösterimden sonra aldığım alkış kulaklarımın pasını almıştı ve iyice keyiflenmiştim. Bu yüzden eli boşta olan başka bir sirk sakiniyle çiftleşip keyfime keyif katmak için dışarıda dolanmaya başladım. Gelecekgörenler Çadırı’nın yanından geçerken bir çekişme sesi duydum. Arkadan bakınca bu kasabaya göre oldukça hoş ve alımlı olan bir kadın, falcımızın tepesine dikilmiş onu yalancılık, sahtecilik ve hilekarlıkla suçluyor ve parasını geri istiyordu. Atışmaları belki 10 dakika devam etti etmedi, kadın bana dönüp “Sen söyle” dedi. “Bu kadın sence gerçek bir falcı mı?”. Ayten’in fal bakmayı bilmediğini hepimiz bilirdik, fakat bir müşterinin önünde bunu kim nasıl itiraf edebilirdi ki. Omzumu silkip arkamı döndüm, ama kadının ince uzun parmakları omzumu kavradı. “Dur”. Bu emir cümlesiyle birlikte tekrar onlara döndüm ve kadının yüzünde daha önce kimsede görmediğim bir yorgunluk gördüm. Ve o bunu gördüğümü gözlerimden okudu. Ve dedi ki: “Şaşırdın değil mi? İşte, gerçek bir falcının yüzü benimki gibi olur. Gerçek bir falcı, yani ona gelen insanların bütün dertlerini okuyabilen bir falcı, bunların getirdiği acıyla baş edemez ve en sonunda benim gibi bir sıfata sahip olur. Senin bu arkadaşın gibi pembe yanaklı, çakmak bakışlı kalamaz”. “Beni ilgilendirmiyor” dedim sadece ama kadın diretti. “Sana fal bakacağım. Ve eğer her şeyi bilirsem paramı bana geri vermesini sağlayacaksın”. Kadının tam bir deli olduğunu düşünmeye başladığım için teklifini kabul ettim. “Yalnızken bakarım” dedi kadın ve Ayten’i dışarı çıkardı. Sonra bir bir anlattı; sanki bu hayatı bir gölge misali benle yaşamış gibi, izlemiş gibi, Tanrı’nın yanından beni gözetlemiş gibi her şeyi anlattı. O anlattıkça ben hafifledim, o yoruldu. En sonunda durdu: “Sen tahmin ettiğinden çok daha geç öleceksin. Beklediğinden ve istediğinden çok daha sonra. Ama senin ömrün bir başkasının ölümüne bağlı olacak ve bir karar vermen gerekecek. Bu kararın sonrası, ya öleceksin ya da birini öldürüp uzun ve her gün ölmek isteyeceğin bir hayat yaşayacaksın. “Peki, hangisini yapacağım?”. “Bunu söyleyemem, çünkü söylersem hiç birşeyin heyecanı kalmaz”. Peki kimi öldürmem gerektiğini nasıl bileceğim?”. Bu sorum üzerine falcı ilk defa gülümsedi ve dedi ki: “Zamanı geldiğinde bunu adın gibi bileceksin”.

Falcıya, Ayten’den hiçbir zaman alamayacağım paraları birer birer sayarken aklımdan geçen sadece insan yüzleriydi. Bu durum, yani amansızca kendime öldürecek bir nesne arayışım, kimilerine göre birkaç ay, kimilerine göre aslanların çiftleşme dönemine kadar ve bana göre de uykusuz birçok rüya boyunca devam etti.

Bu rüyaların çoğu neredeyse birbirinin aynıydı. Kendimi sureti belirsiz bir gölgeyle kavga ederken görüyordum. Adam silahını bana doğrultmuş ve beni alnımın ortasından vurmaya hazırlanırken, ben cebimden çıkardığım sustalımla karnını deşiyordum. Diğer birinde çiftleştiğim kızlardan birinin uzak bir memleketteki abisi bir gece gizlice arkamdan sokulup kardeşinin hamile olduğunu söylüyor ve elindeki taşla kafamı parçalıyordu. Bu ve benzeri birçok senaryo, yani kimin katil kimin maktül olduğunun sürekli değiştiği türlü düş/ünce/lerle uzun süre hangi durumda daha çok sevineceğimi anlamaya çalıştım. Ama boşunaydı.

Ben sıkıntı içinde kurbanımı/katilimi ararken, bir sabah, bu sürede yanımdan kovduğum herkesin – ilk başta benim için endişelenen, üzülen bütün sirk sakinlerinin- artık nasıl olduğumu bile sormaya gerek duymadan önümden geçip gittiklerini fark ettim. Çiftleştiğim kadınlar başkalarının yanındaydı. Annemim yerine aslanların ağzına giren ve sırf bu yüzden benimle arasında tuhaf bir bağ olduğuna inanan kadın bile beni görünce yüzünü çeviriyordu. Halim ortalıklarda yoktu. O sabah anladım ki gerçekten yalnız kalmışım. Nursuz bir falcının ağzından dökülen saçmasapan laflar yüzünden...Ne dediğini bilmeyen ve muhtemelen sadece beni korkutmak için böyle bir hikaye uyduran....aylarımı insan yüzleriyle başbaşa geçirmemi ve iyiden iyiye delirmemi isteyen o nursuz falcı yüzünden... yalnız kalmışım. Bu düşünceyle, yani falcının aslında yalancı olduğu fikriyle, sanki üstümdeki bütün ağırlık birden yokoldu. Fesatça yapılmış bir büyü bozulmuş gibi rahatladım ve insanlara kendimi affettirmenin yollarını aramaya başladım. Güzel bir kasabada yapacağımız gösteriler için iki gündür yoldaydık ve kuzeyde, yeşillikler içindeki bu yere varmamız için daha üç gün yolumuz vardı. Ben de bu üç gün boyunca bulduğum her fırsatta gördüğüm herkesin gönlünü aldım. Halim ortalıkta yoktu.

Kasabaya vardığımız ilk gün akşama kadar çadırları ve aletleri kurduk. Herkesin keyfi yerindeydi. Çorak topraklardan en sonunda kurtulmuştuk. Çorak topraklı şehirlerin yüzünde memenet olmayan insanlarından, soğuk ve mesafeli duruşlarından kurtulmuştuk. Kuzeyin hareketli ve neşeli insanları şimdiden ellerinde yiyeceklerle sirke gelmişler, hal hatır sormaya başlamışlardı. Kadınların çoğunun renkli kıyafetleri, tombul ve kırmızı yanakları vardı. Erkeklerin çoğu arsız ve çapkındı. Çocukların hepsi cin gibiydi. Belki aylardır bana musallat olan halet-i ruhiyemden kurtulmanın verdiği coşkuyla, belki de bu yörenin insanlarına duyduğum yakınlıktan dolayı akşamki gösterinin çok daha güzel geçmesini istiyordum. Ve Halim hala ortalıkta yoktu.

Onu kime sorsam, “az önce burdaydı, şu tarafa gitti, şurdan geldi” gibi cevaplar alıyordum. Yani yakınımda olmalıydı, fakat bir türlü göremiyordum. Sandım ki bu suskun zamanlar boyunca en çok onu kırmışım. Ve düşündüm; ne zaman ne yaparak nasıl kırmıştım Halim’i? Bir iki üç sigara boyunca bunu düşündüm; hava iyiden iyiye kızıllaşıp sonra da kararırken ve artık ipe çıkma zamanı gelene kadar... Ve kimseye bir diğerinden daha kötü davranmadığımı bildiğim için, herkesten aynı anda uzaklaştığımı, kimseyi bir diğerine tercih etmediğimi bildiğim için, neden özellikle onun bu kadar kırgın olduğunu bir türlü bulamadım. Gösteri için merdivenden yavaş yavaş tırmanırken, gözüm hala onu arıyordu. Ama ne kendi trabzanında ne de aşağıda, olmasını beklediğim hiçbir yerde yoktu. Kalın bordo kadifeden, sarı saçaklı perdenin ardından alkışları ve uğultuları duyuyordum. Az sonra hayvanlar sahneden çekilecek ve sıra bize gelecekti. Yani bana. Elime sırığımı aldım, her zamanki nefes egzersizlerimi yaptım ve güzeller güzeli Zehra’nın anonsuyla perde yavaş yavaş aralandı.
Seyirciyi, tam da kuzey insanlarının sevdiği gibi oltaya yakalanmış gümüş renkli bir balığın taklidini yaparak selamladım. Bu herkesin keyfini iyice arttırmıştı. Aşağıda 70’lik dedelerin birden öne fırlayarak bana aynı selamla karşılık verdiğini, çocukların tepine tepine güldüğünü, kadınların bunu bir jest olarak alıp çapkın çapkın beni süzdüklerini gördüm. Ve ilk adımımı attım. Daha o anda, salondaki bütün sesler kesildi, gürültücü birkaç çocuğun kulağı anneleri tarafından sağlamca bükülerek susturuldu. Sanki herkes nefesini tuttu. İkinci adımımı attım. İkinci adımla birlikte ne gerginliğim ne de korkum kaldı. Hep böyle olurdu. Herşey ilk adımda normallerdi. Gerisi kolaydı. Üçüncü adımımı attım. Bu sırada aşağıda Zehra’nın çaldığı davulun ritmi az biraz daha hızlandı ve insanların kalbinin ritmi bu hıza sabitlendi. Dördüncü adımımı attım ve onu gördüm. Daha doğrusu gölgesini. Halim, karşıda, trabzanda her zamanki yerini almıştı. İçim minnetle doldu. Demek beni yalnız bırakmamak için ben dört adım atana kadar o 40 kat merdiveni çıkmıştı. Bunun hoşuma gittiğini anlasın diye gözlerini aradım; ama gördüğüm iki donuk siyahtan başka bişey değildi. Halim, karşıda, tırabzanda, her zamanki yerinde; ama gözleri...başka birinin gözleri...hali...başka birinin hali...

Beşinci adımı atıp da düşmeye başladığımda, gözlerim hala onun gözlerine kenetliydi. Beni havada tutup sağsalim diğer tırabzana bıraktığında bile ayırmadım gözlerimi. Halim’in hali ... başka birinin hali...Gözleri..başka birinin göz...Falcının son sözlerini acıyla hatırladım, ve evet o an adım gibi bildim ki aradığım yüz Halim’in yüzü. Halim olacak benim katilim. Ya da belki...

13 Temmuz 2007

Yedek Cambazın Dediği


Ben yedek cambazım. Tam 5 senedir, ustam baş cambazın izinde/gölgesinde, ustam hastalanırsa diye yetiştirilmiş - ki böyle birşey hiç olmadı, ikili gösteri vaadiyle ilk seneler heyecanlanmış olan yedek cambaz Halim'im ben.

Küçükken gecekonduların yıkılmasıyla binalaşmış mahallemizde, anahtarını kapı üstünde unutan komşu teyzeler için balkondan balkona tırmanır, açık pencerelerden evlere girer, ocakta unutulmuş patlıcan, fasulye, pilav, dolma ve imam bayıldıları son anda yanmaktan kurtarır, evin içinde hızlı bir tur attıktan sonra gidip teyzelere kapıyı açardım. Sanırım beni kötü biri olmaktan alıkoyan ilk hayır dualarımı böyle aldım.

İşsiz hayatımın en büyük gösterisi, gece yarısı altıncı katta oturan sevgilim Nurcan'ın odasına tırmanmak değil, az iniltili bir sevişmeden sonra yan odada uyuyan babasından kaçmak için pencereden aşağıya atlamaktı. Önemsiz birkaç kemik dışında kırılan bir yerim olmamakla birlikte, bir yerlerden atlamak bu olaydan sonra benim için vazgeçilmez oldu ve bunu iş edinmeye karar verdim. Fakat mahalle çocuklarının önünde ya da sünnet düğünlerinde yaptığım ufak çaplı gösterilerden ancak sigara ve belki de birkaç bira parası çıkarabiliyordum.

Bir gün, yine aklına estiği gibi çıkıp geliveren dayım ve onun kederli eşi/küskün çocuklarıyla otururken, "Bana çekmişsin hayta, ama artık para kazanman lazım" demişti dayım. Sonra da göz kırpmıştı. Sen de benim gibi hırsız olacaksın, başka yolu yok der gibiydi. Bu sırada İstanbul'a kısa bir süreliğine gelen Rus sirkinin siyah beyaz gösterisini izliyorduk televizyonda. Önce sarışın güzel bir kadın kafasını azgın bir aslanın ağzının içine soktu ve annem "ekmek hakikaten aslanın ağzında baksanıza" dedi. Ardından iki küçük çocuğun çevirdiği ipin üstünden ağır adımlarlarla atlayan bir fili izledik. Ateşten bir çemberin içine korkusuzca dalan köpekler gördük ve hepimiz bu hayvanların nasıl olup da bu kadar evcilleşmiş, uysal olduğuna toplu halde şaşırdık. Oysa Pavlov'dan önce bile - ki sirk camiasında kendisi bir üstat olarak tanınır, koşullanma buluşları her sirkçinin göz bebeğidir - bu hayvanların açlıkla terbiye edildiği, üç gram yemek için ayakları kızgın ateşte yürüdükleri bilinirmiş.

Dayımın göz kırpmaları, el işaretleri ve dokundurmalarından fırsat buldukça izlediğim gösteride beni en çok etkileyen, ününü mesleğin ilk günlerinde öğrendiğim Rus ip cambazı Viladimir oldu. Trapezci dört kız sahnenin sağından ve solundan kendilerini bırakarak havada değişik gösteriler yapıyorlar, trapezlerin düşüş hızıyla sallanan ipte Viladimir hiç beklenmeyecek bir rahatlıkla elleri açık bisiklet sürüyordu. Gösteri bittiğinde kamera seyircilere odaklandı, çocukların ve büyüklerin alkışları, çığlıkları, ıslıkları arasında Viladimir bu sefer kendini boşluğa bırakıp havada dört ters takla atarak sağlam biçimde yerdeki toprak alana indi. Her zamanki zarafetiyle seyirciyi selamladı, trapezci kızları da yanına alarak sahneden ayrıldı. İşte bir gecede hırsızlıktan cambazlığa böyle geçtim.

Tam beş senedir, bu sirkte, allahın unuttuğu bu insanların arasında oradan oraya, büyük küçük kasaba ve şehirlere yolculuk ediyorum. Ustam, ilk başta bana çok sevecen geldi. Onu bir baba gibi sevmem gerektiğini, bir abi gibi her dediğini yapmam gerektiğini anlattı ilkin. Kısa boyu ve kırlaşan saçlarıyla sarışın Rus cambazdan farklı olsa da, buradaki kadınlar arasında belli bir popülerliği vardı. Bu da benim hoşuma gidiyordu, zira ne de olsa ben de yetişip bir gün onun gibi olacaktım. Ondan çok şey öğrendim, hakkını yiyemem. Öğrendiklerimle ve belki yaşımın da getirdiği bir hevesle hergün farklı bir gösteri fikirleriyle çıkar oldum karşısına, ama ustam bunların hiçbirini uygulamadı, çıraklığım hiç bitmedi.
Sonra bir akşam, her evin balkonunda renkli fenerlerin asılı olduğu bir kasabada turnedeyken, asla hayal edemeyeceğim birşey oldu: ustam gösteri sırasında sendeledi. Belki sadece beş saniyede gerçekleşmiş bu olay sırasında, beş yılda hiç olmadığı kadar heyecanlanarak trapezimi aşağı bıraktım, ustamı son anda kolundan tutup trapeze çektim. Sanki sözbirliği etmişçesine ikimiz de seyircilere bakıp el salladık ve bu önceden planlanmış gibi davrandık.

O gece, üstümüzü değiştirirken, ustam belli belirsiz bir ses tonuyla "sağol, az kaldı ölüyordum" dedi sadece. Sendelemeyi gururuna yediremediğini bildiğimden ve endişelenecek birşey olmadığını düşündüğümden ona birşey sormadım. Ama ertesi gün aynı şey yine oldu ve sonra yine ve sonra yine ve hep! Seyirci bunu hala bir numara olarak gördüğünden ustam ipe çıkar çıkmaz sessizlik başlıyor, ustam yürümeye başladığında salondan çıt çıkmıyor ve düşüşe geçtiğinde herkes bana bakıp bağırmaya başlıyordu. Alkışların ustama mı bana mı geldiğini hiç bilmeden aylar geçirdim.

Ustam artık bana teşekkür de etmiyor. Her gece, birbirini tekrar eden bu gösteri hatasına rağmen, ne o ne de yönetim benim yedek cambazlıktan baş cambazlığa geçmemin zamanı geldiğini ima bile etmediler. Ve ben o kadar sıkıldım ki....

Bilirsiniz, her çırak "yağ satarım bal satarım ustam ölmüş ben satarım" şarkısının neşesinin de gösterdiği üzere, içten içe ustasının ölmesini ya da daha masumca ifade etmem gerekirse 'gitmesini' ister. Ben de bu gece ustam sendelediğinde trapezimi daha yavaş kullanacağım. Benim çok hain ve kötü niyetli olduğumu düşünebilirsiniz, ama şu an bu pek umrumda değil. Ustam bugün ölecek!

07 Haziran 2007

Cambaz Hikayeleri - Bir



Cambaz elindeki sırıkla bir kedi çevikliğine yakın adımlarla ipte yürürdü. Yolun yarısına geldiğinde onu izleyenlerin şaşkın/büyük/neşeli/yorgun/bildik bakışlarını görebilmek için aşağıya bakar, sonra bir elini sırıktan çekerek el sallardı. Tam bu anda sendeler ve düşerdi. Yüzündeki gülümseme korkuyla karışık bir kayboluşa doğru çarpılırken, ikinci cambaz - yedekte duran cambaz- salıncakta kendini ona doğru bırakır, hep ucu ucuna onu yakalar ve kurtarırdı. Bu kendini sürekli tekrar eden ve adeta kanıksanmış gösteri hatasına inat, cambazın neden yedeğe alınmadığını, yedek cambazın neden baş cambaz yapılmadığını hiç anlayamazdık.