
Akşam oldu, perdeler kapandı, sofra kuruldu, yemek yendi, “ajans” dinlendi, çay demlendi, çocuklar oynasınlar diye yan odaya gönderildi. Karşımda kayınpederim, elinde tavlası, yüzünde babacan gülümsemesi... tıpkı bir iki saat önce vapurda sıkıntıyla öngördüğüm gibi. Tek bir farkla, şimdi benim de yüzümde dostane bir gülümseme var. Haftada bir akşam yemeğine gelinen bu evde eşinin babasıyla politikadan bahsetmekten, tavla atmaktan hoşlanan damat gülümsemesi...Aslında içimde tuhaf bir huzur da var. Bu huzur, tanıdıklığın/bildikliğin huzuru. Nasıl mı?
Üç dakika içinde pullar yerleştirilecek, beyazlar Hilmi Baba’nın, siyahlar benim olacak. Büyük zarı o atacak, ilk o başlayacak ve altı dört kapısını en geç iki adımda kapatacak. Attığı her zarla birlikte bazı tekerlemeler sıralayacak. Ben arada nasıl oynayacağımı düşünürken “haydi damat, köşeye mi sıkıştın” diye takılacak. O böyle dedikçe eşim ve annesi kafalarını televizyondan çevirip bize gülümseyecekler, Ayla Anne “uğraşma oğlanla” diye Hilmi Baba’ya çıkışacak, eşim arada çaylarımızı tazelemeye gelecek, o geldikçe ben “karım çok güzel” diye düşüneceğim...“Karım çok alımlı, saçları simsiyah/uzun..Kızlarım da çok güzel...Ben mutlu olması gereken bir adamım. Mutlu ol D.” diyeceğim içimden kendime ve karım bunları düşündüğümü anlamasın diye hep ama hep gülümseyeceğim.
İlk eli Hilmi Baba alacak. İkinci elde muhakkak mars olucam. Üçüncü elde sanki hırslanmışım gibi davranıp daha heyecanlı oynamaya başlıycam ve zarlar benden yana olursa bu sefer Hilmi Baba mars olacak. Dördüncü eli koşulsuz kayınpedere bırakıcam ve son elde tavlayı koltuğum altına alıp “yine şeytanın bacağını kıramadım baba” diyip yenilgiyi kabullenen damadı oynıycam.
Her hafta ve her hafta...bir tek ben mi sıkılıyorum bundan diye düşüneceğim ve yine eşimin güzel olduğunu hatırlayıp “Mutlu olmalısın D.” diyeceğim içimden. Ya iş arkadaşın Ferit gibi olsan daha mı iyiydi? Ferit ki bekar, allahın günü dışarda, şirket yemeklerine her seferinde farklı bir kadın getirir. Güzel kadınlar getirir ve benim karım da en az onlar kadar güzeldir. Ferit ki düzeni yok...Ne yapar yalnız kaldığında düşünürüm. Mutlu mudur acaba ve “değildir” desem de kendi kendime bilirim ki aslında o benden daha mut...
Üç dakika nasıl da geçmiş. Pullar dizili, demek ki bunları düşünürken elim de işlemiş. Hilmi Baba büyük zarı atmış başlamış. Altı dört kapısını daha ilk seferde kapatmış. Avcumda çalkalanan iki küpü olanca gücümle ortaya sallıyorum: dört üç. Pulları bir bir ilerletirken aklımda yine aynı yüz. Nazlı, zeytin ağaçlı bir bahçede, yanında ben...Tavlanın zarlarından birini kaybetmişiz, iki büklüm arıyoruz. Az önce dinmiş yağmurdan, taşların arasında biten otların kokusu burnumuzda...Nazlı kahkahalar atıyor ve benim yüzümde gerçek bir gülümseme...En sonunda bulamayacağımızı anladığımızda ikimiz de yere oturuyoruz. Ellerimiz taşların üstünde...serinlik ve güzel ot kokusu. İlk defa orada öpüşüyoruz.
Nazlı, karımdan güzel değil. Belki sadece göğüslerini cömertçe ortaya çıkaran şu kırmızı bluzları yüzünden birçok kadından güzel görünüyor. Nazlı anne de olmazdı, istemezdi. Nazlı’nın babası Hilmi Baba gibi baba, annesi Ayla Anne gibi anne de olmazdı bana. “O yüzden şimdi bunları unutup, burada, bu insanlarla mutlu olmalısın D.” diyorum yine yine yine.
Ama belleğim unutmak istediklerimi o kadar canlı tutuyor ki... Artık ezberlemiş olduğum ve hiç beklemediğim zamanlarda birden kafalarını dışarı çıkartıp “ben buradayım, hiç gitmedim” diyen bu hayal(et)ler keşke benim olmasaydı…Keşke sadece izlemiş olduğum bir filmin kareleri olsalardı… Ulysses’in Bakışı’ndaki sis sahnesi gibi ya da nehirde büyük bir heykelin yamacında yolculuk edilen o sahne gibi…Başka birilerinin anıları olsaydı bunlar. Başka birilerinin…Ferit’in mesela. Benim yerime aptal Ferit acı çekseydi vapurda. Ama böyle düşünmemeliyim, böyle dememeliyim “Mutlu olmalısını D., mutlu olmalısın D., mutlu olmalısın D., mutlu olmalısın …..”
Avcumdaki zarları 30 saniyedir sallayıp durduğumun ve bu arada Hilmi Baba’nın sesini hiç mi hiç işitmediğimin farkında bile değilim. Karım, annesi ve babası…şimdi hepsi şaşkın…şimdi hepsi başımda. Eşim endişeli gözlerle soruyor:
. - N’oldu D.? Korktum.
Bu soruyla birlikte parmaklarım da gevşiyor, zarlar sessiz bir gürültüyle tahtaya düşüyor: Altı Altı
- Mutsuzum.
