Ben Selim. Usta Cambaz. Bugün 30 Nisan ve günlerden Cuma.
Birgün ölürsem bunun bir bahar günü ve kuzey kasabalarından birinde olmasını isterim. Hiç beklenmedik bir yağmurun boşaldığı, insanların renkli şemsiyelerini açıp koşturduğu ya da saçak altına sığındığı bir akşamüstü...
O kasabalarda hep vardır ya bir meyhane...Hani erkeklerin ve özellikle balıkçıların akşam ezanından sonra oturup demlendikleri, salaş bir meyhane...İşte o meyhanede birkaç tek attıktan sonra ölmek isterim. Tanımadığım adamlarla şöyle uzuuun bir muhabbet tellendiririz. Önce spor, sonra siyaset, hep birlikte küfredilir ekonomiye...Sonra muhakkak ki konu kadınlara gelir ve meyhanedeki tüm erkekler kasabanın tek genelevindeki iri memeli kadınları hatırlayıp gevrek gevrek gülerler. Şimdi düşündüm de...onlar gülerken ben kimi düşünürüm? O zaman durun!!!
Tam olarak meyhaneden sonra değil, oradan da çıkıp kasabanın tek genelevine gittikten sonra ölmek daha anlamlı olabilir. Kasabada hep aynı adamları görmekten sıkılmış kadınlar benim gelmemden dolayı mutlu olurlar. Orada bir, bilemedin iki saat kalırım ve sonra meyhaneye geri dönerim. Gecenin o vaktinde nereden geliyor olduğumu hemen anlar kasabalı erkekler ve bağırırlar “beye tek değil duble çek”. Rakı bir dikişte içilecek zıkkım değildir ama öleceğim içime doğmuş olur o akşam vakti, ve fondip yaparım. Ağzımın acısını alsın diye sunulan karanfili çiğneye çiğneye çıkarım meyhaneden. Sirk kasabanın dışına kuruludur her zamanki gibi. Uzaktan bakınca terkedilmiş bir film setinin paslanan oyuncakları gibi durmaktadır kurduğumuz tüm aletler. Çadırların çoğu karanlık, bazılarının önünde fenerler yanmaktadır. Yağmur sonrası toprak kokusu, meşe ağaçlarının ıtırlı kokusu... İşte o anda ölmek isterim. Tam sirkin kurulduğu alana adımımı atmışken...Yani hep burdaydım ve aslında hiç burda değildim der gibi. İşte öyle ölmek isterim.
Söyleyin bana, bu güzel bir ölüm müdür?
Ben Halim. Yedek Cambaz.
Bugün 30 Nisan ve günlerden Cuma.
Birgün ölürsem bunun beklenmedik bir ölüm olmasını isterim.
Öyle bir gün olur ki o, aslında herşey bir süredir habercisidir benim öleceğimin ve ben bunu farketmemişimdir.
O gün sabah uyandığımda zihnimde hala devam etmekte olan bir rüya vardır. Gözlerimi açmadan başını hatırmaya zorlarım kendimi, çünkü bilirim ki günün ilk ışığı gözbebeğime değdiğinde rüyanın tüm izlerini silecektir. Rüyayı hatırlamaya çalışırken aklımdan birçok şey geçer...Kopuk kopuktur herşey. İşte yeşil bir terlik, terliğin sahibi olduğu belli olan bir çift kadın ayağı, kadın bacak bacak üstüne atmış, bir ayağını sallıyor...ayakları çok güzel...altı çukurca. Ayak parmakları tam sevdiğim gibi kemikli ve uzun. Bileği çok zayıf. Bir yerlerden atlasa ilk onlar kırılır. Kırılgan olduğu için beğenmekteyimdir kadını. Sonra daha da zorlarım kendimi başka şeyler hatırlamaya...İşte içinde iki balığın olduğu bir kavanoz...Bir reçel kavanozunun içine sıkışmış iki balık...yerleri o kadar dar ki hep birbirlerinin ardında dönüp duruyorlar...sanki birbirlerini kovalıyorlar...ama kimin kimi kovaladığını dışarıdan izleyen kimse anlayamıyor. Peki bunun o kırılgan kadınla ne ilgisi var? Başka? İşte bir çocuk ve yanındaki masada duran kırık makas. Kimin çocuğu bu diye bir kez daha zorlarım kendimi ama artık iyiden iyiye kendime gelmeye başlamışımdır ve rüya solmaktadır. Ha gayret diyip direnirim uyanmaya ve aklımdaki son imge elimi kadının ayağının altındaki çukurda gezdirdiğim olur.
Ve o anda...aklımda bu imge varken birdenbire ölmek isterim. Uykuyla uyanıklık arasında. Aslında ne de çok işaret varken çevremde...hiç anlamamış olarak, bilmemiş olarak ölmek isterim.
Söyleyin bana, bu güzel bir ölüm müdür?


