04 Haziran 2009

KırmızıDivan'da Mutsuz Bir Gece


Cenk o akşam KırmızıDivan’da değildi. Oraya gittikten yarım saat sonra yeni pabuçlarım sağ ayağımın cici parmağını vurmaya başladığında da o gece gelmeyeceğini anladım. Kötü başlayan herşey kötü gider...Herşeyin mükemmel olacağı o gece bu gece değil. İşte bu nedenden dolayı Sayın Yargıç, ben NER, yani kendimin mütemadiyen savcısı ve sancısı, evet ben Ner, bu gece beraatimi talep ediyorum. Şu pabuçlardan, şu ne çok açık ne çok kapalı tam kararında göğüs dekoltesinden, kırmızı rujumdan beraat etmeyi talep ediyorum Sayın Yargıç. Kabul edilmiştir.


Tuvalete gittim, ruju kalın bir peçeteyle sildim, topuzumu açtım, saçlarım omzumun üstünde çalı süpürgesi gibi dağılınca rahatladım. Sonra koridora döndüm, resmin karşısına oturdum, pabuçlarımı çıkardım, bir sigara yaktım.


Nedense resim bana çok sıkıcı göründü o an. Haftalardır uğraşıyordum ve sonuçta bulduğum birkaç dizeden ibaretti. Kaldı ki sanki Cenk’in, yani kalbimi kuş gibi çarptıran tanımadığım bir adamın o gece gelmeyişi, kendi kendime oynadığım şu küçük oyunların da diğer herşey kadar özelliksiz olduğunu, benim anlam yüklediğim herhangi birşeyin aslında gerçekte oldukça anlamsız olabileceğini acıyla hatırlatmıştı bana. Yine de sigara bitene kadar sabrettim ve en sonunda eteğin soldan beşinci kıvrımında şu kelimeleri seçtim : “gümüş bir”.


Pabuçlarım elimde, cici parmağım rahatlamış olarak bara geri döndüğümde masama geçerken Barmen Ali’yle göz göze geldik. Ali önce elime, sonra gözüme, sonra çıplak ayaklarıma ve sonra yine elime bakıp muzip muzip gülümsedi ve “bahçeden mi yine Nermin Hanım?” diye sordu. Yüzüne soru soran, ne demek istediğini anlamadığımı belirten bütün o tek kaş havada, gözler hafif kısılmış, dudaklar somurtmuş hallerimle baktığımda, Ali de bir an ne yapacağını şaşırdı, “neyse, size iyi eğlenceler” diyip ilerledi. “Dur” dedim. Durdu. “Neden bahçeden mi diye sordun? / Pabuçlarınızı çıkarmışsınız / Hmm, peki neden yine mi bahçeden dedin? / ...../ Ne demek yine mi Ali? Ben bu bahçeyi daha ilk geçen gün gördüm. Üstelik pabuçlarım da ayağımdaydı o gün. Yine mi ne demek? / Ben...karıştırdım galiba Nermin Hanım. Bir müşterim, sizden iyi olmasın, hep bahçeye çıkar, yalınayak dolaşır sonra böyle ayakkabılar elinde içeri girer. Onla karıştırdım, kusura bakmayın / Peki.


“Peki” dedim sadece. İkna olmuşum gibi ağızdan çıkan bir peki!


Masaya geri döndüğümde bizimkilerin o çok sevdiğimiz oyuna, Arda’nın adını “Unutulmuş / Unutulacak / Unutulmayacak ve Unutulması İsabet Olacak Şeyler” koyduğu oyuna başlamak üzere olduklarını gördüm. Bu aslında tam olarak bi oyun değildi. İlk Arda farketmişti: Alkolden, sigaradan ya da bu barın bize yaptığı artık her ne ise ondan kafamız iyice dumanlandığında, içimizden biri bir hikaye anlatmaya başlıyordu hep. Neden ve nasıl başladığını, konunun oraya nasıl geldiğini daha sonra kendimizi zorlasak da hatırlamadığımız bütün bu hikayeler, çoğunlukla sahip olduğumuz arazlarla ilgiliydi. Belki de bu yüzden günah çıkartır gibi anlattığımız bu öykülerin, ertesi gün bölük pörçük hatırlanması iyiyidi.


Arda bizim bunu düzenli olarak yaptığımızı farkedince, buna bir isim koymak gerektiğine karar verip, yukarıdaki ismi bulmuştu işte. Her oyunun olduğu gibi bunun da kuralları vardı. Örneğin anlatılan şeyi sonradan anlatıcının yüzüne vurmak yasaktı. Çok şaşırmak, aşırı tepkiler vermek yasaktı. Öykü devam ederken araya girip soru sormak yasaktı. Öykü bittikten sonra ise, şayet çok gerekliyse, sadece birer soru sorma hakkınız vardı. Zira anlatıcıyı anlattığına pişman etmemeliydiniz. “Yargılanmadığımızı, yadırganmadığımızı bilerek anlatmalıyız” derdi Arda. Böylece mahrem bütün anılarımız, yaşantılarımız sonradan parça parça hatırlanan bu hikayelerle iç içe geçer, bize göre yine de anlamlı bir bütün oluştururdu.


Zer “Haydi Ner, çabuk çabuk, hemen biranı söyle, bugün Güz anlatıyor” dedi.

“Birşey soracağım çocuklar, lütfen doğru söyleyin, ben daha önce, sizden önce, buraya geliyor muydum?”.

Yüzlerdeki gülümsemelerin, içe çekilen sigara dumanlarının, ağza götürülmekte olan biraların donduğu, kısacık bir an oldu. Sonra üçü birden “yok canım, aaaaa nerden çıkardın, olur mu öyle şey” gibi şeyler söylemeye başladılar. Ve ben o an anladım ki, buraya evet daha önce gelmişim. Böylece ağzımdan o geceki ikinci “Peki” çıktı.


“Peki tamam. O zaman başla bakalım Güz.”

Güz donmuş gülümsemesini gevşetti, Arda sigarasını üfledi, Zer birasından bir yudum aldı.

“Tamam o zaman, başlıyorum. Size eski sevgilime büyü yaptırdığımdan bahsetmiş miydim?”.


05 Ocak 2009

Cevf-i Leyl'de Bir Haber



Ve içtik ve unuttuk ve kendimizi mutlu saydık bir an.
Ama çok da uzun olmayan, kısacık bir an.

Ertesi sabah uyandığımda başımdaki ağrı biraz dinsin diye ardarda üç bardak su içtikten ve bir ağrıkesici yuvarladıktan sonra, duşun altında kıpırtısız durup neden hüzünlü olduğumu düşündüm. "Elimizdeki veriler sizin mutsuz olmaya hakkınız olmadığını söylüyor Sayın NERmin. İyi bir işiniz, güzel bir eviniz, sürekli görüştüğünüz dostlarınız ve hatta Cezmi adında mor bir balığınız var. Böyleyken lütfen suyun altına falan girip, ne bileyim efendim, ellerinizi yüzünüze filan kapatıp ahhh niye hüzünlüyüm diye düşünmeyiniz. Lütfen ama lütfen, sinir etmeyin beni sevgili Ner. Bakın korkarım ki böyle giderse şu hep dalga geçtiğiniz, depresyonu bi halt sanan gerzek hatunlar gibi olacaksınız. Bence yapılması gereken önce şu ağrıyı dindirmek, sonra ŞaşmazYaşar Bakkal'dan gazete, taze ekmek ve yumurta almak. Güzel bir kahvaltı eşliğinde gazetelerin tüm haftasonu eklerini okumak. Sonra çıkıp alışveriş yapmak ve hatta kuaföre gidip saçlarla oynatmak. Evet Ner, hüzünlüyüm demeye hakkınız yoksa bile kuaföre gitmeye var. Zira bugün çok düşünmeden, sorgulamadan, bomboş geçirilecek bir gün olmalı. Akşam olup da geriye baktığınızda hiçbirşey hatırlamamalı, ne zamanki dişinizi fırçalamaya banyoya gittiniz o zaman aynada kendinizi görünce aaa tabii ya, saçımı kestirmiştim demeli ve nihayet o gün yaptığınız birşeyi hatırladığınız için gülümsemelisiniz".

Ben böyle kendi kendime konuşmayı severim. Anne yadigarıdır. O da pasta yaparken konuşurdu: "Böreğimiz bugün sanki çok güzel olacak Mukaddes. Pofur pofur...Biraz daha dereotu mu doğrasak içine? Yok Mukaddes, böyle iyi. Senin elinin ayarı iyidir, olmuştur olmuştur".

Başımın ağrısı omuriliğimden başlayarak yukarıya doğru hafif hafif azaldı ve en sonunda kulağımın arkasında minik bir noktaya hapsoldu. Banyoda kendime söylediğim herşeyi bir bir yaptıktan sonra, en sonunda gazeteleri elime alıp geniş koltuğa kuruldum ve ilk sigaramı keyifle tüttürürken, üç gazetede de aynı konuyla ilgili haberin yine bambaşka şekillerde verildiğini gördüm:
Ünlü Şarkıcının Şok Eden Sözleri: Bol bol sevişin
Ünlü Şarkıcının Samimi İtirafı: Evden besmelesiz çıkmam
Ünlü Şarkıcıdan Önemli Uyarı: Oylarımızı bölmeyelim

Beş sene önce kızkardeşimle yüksek tirajlı bütün gazetelerin sosyo-politik olaylara hep aynı görüşlerle yorum yaptığına karar verip, haftada bir oldukça muhafazakar ya da devrimci gazeteleri de almaya karar vermiştik. Bazen işte, aslında hepimizi ilgilendirmesi gereken çok önemli bir konunun yüksek tirajlı gazetelerde yedinci sayfanın sol alt köşesinde oldukça önemsiz bir habermiş gibi verildiğini, aynı haberin çok satılmayan diğer gazetelerde manşetten girildiğini hayretle görür ve birbirimize her haftasonu aynı alışkanlıkla "bak iyi ki almışız bu hafta da falanca gazeteyi" derdik. Bazen de yine herkesin aslında bilmesi gereken başka bir haberi bu küçük gazetelerin hiç vermediğini, büyük gazetelerin ise günlerce konu ettiğini görür ve aslında medyanın hiçbir kolunun bir diğerinden farklı olmadığını üzülerek hatırlardık. Belki de bu yüzden Cevf-i Leyl'i keşfetmek ikimizi de oldukça mutlu etmişti.

Eski dilde geceyarısı demek olan ve adının neden böyle olduğu yazarları tarafından gereksiz görüldüğü için hiç açıklanmayan Cevf-i Leyl, şehrin haftalık gazetesiydi. Reklam almaya kesinlikle karşı olan bu gazete, onun yerine eski gazetelerde yayınlanan zamanın naif reklamlarını basar ve oldukça cüzzi bir ücrete satılırdı. Bundan üç sene önce benim de bir ara öğrencisi olduğum hukuk fakültesinin sigara dumanlı, tost kokulu kantinlerinden birinde, ilk olarak üç arkadaş tarafından teksirle çoğaltılarak fanzin olarak dağıtılmıştı. Oldukça amatör ve sevimli olan bu ilk baskılarda bile, Cevf-i Leyl'in asıl derdinin yanlı haber yapan büyük medya patronlarıyla alay etmek olduğu anlaşılıyordu. Bunun yanında haberlerin bir kısmı da şehirde yaşayan insanlarla ilgiliydi. Ama bu yazılar, o çok sıkıcı yerel gazetelerin verdiği "Kaymakamımızın kızı Gülümser Güldengüzel ile ünlü fabrikatörümüzün oğlu Velinimet Hanhamambeyoğullarından dün şahene bir tören ile evlenmişlerdir" türünden değil, bizim gibi, yani tek özelliği bu şehirde yaşamak olan sıradan insanların hayatları ile ilgiliydi. İlk sayıda okuduğum bir haber aşağı yukarı şöyleydi mesela:

"Öğrendiğimize göre Yiğit Temiz dün saat 10.02 civarlarında üç gömlek, yedi don, beş çift çorap ve bir çarşaftan ibaret olan beyazlı çamaşırlarını makinaya doldurmuş ve sonrasında arkadaşlarıyla iki tek atmak için dışarı çıkmıştır. Saat 00.02 dolaylarında eve dönen talih kurbanı gencimiz, çamaşır makinasını boşaltmak için kapağı açtığında tüm kıyafetlerin ve dahi Sümerbank'tan alınma emektar çarşafın üstünde siyahlı grili dalgalar olduğunu görmüştür. Olayın sorumlusunun, daha önceden makinada kalmış ve eski sevgilisinden hediye olan siyah bir t-shirt olduğunu anlamakta gecikmeyen Yiğit kardeşimiz, t-shirt-ü sana da hediyene de nidaları eşliğinde balkondan aşağı fırlatmıştır. Neyse ki ıslak t-shirt Cevf-i Leyl'in cevval yazarlarından Can'ın kafasına inmiş de biz de size anlatabildik".

O gün artık kulağımın arkasına hapsolmuş minik ağrı da tamamen gittikten sonra, Cevf-i Leyl'i şekersiz bol köpüklü türk kahvesi eşliğinde okumaya başladım ve ikinci sayfanın sağ üst köşesinde onu gördüm. Daha doğrusu ismini...Bu şehirde belki de yüzlerce Cenk varken, nasıl oldu da c'yi görür görmez onun dün tanıştığım - daha önce taışmış olduğumuzu iddia eden - çocuk olduğunu anladım bilmiyorum. Haber standart uzunlukta ve tam olarak şöyleydi:

"Geçtiğimiz seneyi şehrimizden kilometrelerce uzakta, görevlendirildiği bir proje nedeniyle kuş uçmaz kervan geçmez bir coğrafyada, çoğu geceyi yıldızlara bazı geceleri ise aya bakıp çocukluk hayali olan astronotluk mesleğini icra edemediğine hayıflanarak geçirmiş olan Cenk Güney'e, dün KırmızıDivan'da rastladık. Kendisini tanımayız etmeyiz ama adının Cenk olduğunu öğrenir öğrenmez, Cevf-i Leyl'in cin kalemlerinden Celil, parçaları birleştirerek dikkatleri barın yanında asılı duran "Beklerken Zaman Geçsin" tahtasına çekti. Böylece Cenk Bey'in bizim ona rastlamamızdan tam olarak üç saat onbeş dakika önce Ner isimli biriyle zaman geçirdiğini öğrenmiş olduk. Gazetemiz dedikodu, televole, popstar ve türevlerine külliyen karşı olduğundan "Peki kızın arkadaşları geldiğinde kalkmak zorunda olduğunuz için üzüldünüz mü?" ya da "Birlikte geçen zaman hiç bitmesin istediniz mi?" gibi gudik sorular yöneltmedik. Bittabii burcunu, en sevdiği rengi, tuttuğu takımı da sormadık. Onun yerine en son gördüğü rüyayı anlatmasını istedik. Cenk Bey şöyle dedi:
Rüyamda yeşil boyalı bir duvar üstüne yanyana asılmış, birbirinin kopyası iki resim var. Resim(ler)de deniz ve gök, gemilerden ateşlenen topların dumanından morumsu griye dönmüş, karaya da sis oturmuş, göz gözü görmüyor. Gemilerden biri suya batmak üzere ama diğerleri sapasağlam. Belli ki donanması güçlü bir millet durup dururken başka bir yeri almak üzere. Herneyse, sol taraftaki resme yaklaşıp elimi değdiriyorum ve bu sırada farkediyorum ki istesem resmin içine girebilirim. Giriyorum da. Yüksekçe bir tepenin üstündeyim ve az önceki durgun karenin aslında sadece ima ettiği herşeyi açıkça görüyorum. Aşağıda ölü insanlar, çığlıklar, top gümbürtüsü, barut kokusu, sisin bile örtmekte zorlandığı bir uzun yangın...Korkup geri dönmek istiyorum ve o sırada kendimi sağ taraftaki resmin içinden çıkarken buluyorum. Yani birinden girilip diğerinden çıkılıyormuş nasıl oluyorsa artık. Malum, rüya bu. Ama biliyor musun, sonra düşündüm üstüne neden böyle birşey gördüm diye. Birincisi o gün bir arkadaşım "savaş görmemiş bir kuşağız biz, o yüzden bilmiyoruz bu memleketin toprağının kıymetini" gibi abuk bir cümle kurmuştu. İkincisi, bir hafta önce izlediğim bir filmde başrol oyuncusu rüyalarını izleyiciye, tıpkı benim rüyamdaki tablolar gibi yanyana duran iki pencereden gösteriyordu...biri sağ göz...biri sol göz. Ama işte görüyorsun ya, benim zihnim bu pencereleri tablo yapmış, sonra da arkadaşımın söylediği şu savaş deneyimini yaşamak nasıl olurdu diye, istediğim zaman dışına çıkabileceğim bir savaşın ortasına göndermiş. İşte bazı rüyalar bu denli çakma oluyor. Bazısı, çok azı ise sembolik...

Cenk Bey'e, Cevf-i Leyl'e bilinçaltının sarsılmaz kapılarını içtenlikle açtığı ve çakma da olsa rüyasını paylaştığı için teşekkürü borç biliriz".

Haberi ardarda üç kere okuduktan ve her seferinde keşke bir seferlik televolecilik yapıp şu "hiç bitmesin istediniz mi o an" sorusunu sorsalardı diye üzüldükten sonra, bu adamı o akşam da görmek istediğimi anladım. Hüzün müzün kalmadı, birden mor sisler dağıldı. Zer'i, Güz'ü, Arda'yı ayrı ayrı arayıp akşam için sözleştim. Kuaföre gittim. Bir de kendime yeni bir çift pabuç aldım. Sanki herşey yolundaydı yine. "Neden bir anda herşey yolunda, sonra başka bir an tepetaklak?" diye düşünmedim bile. Sadece bir salisecik, yeni kırmızı topuklularımla kapıdan çıkarken, minicik bir an aklımdan geçti: "Ya gelmezse?"

Resim: Cevf-i Leyl'in son sayısındandır.

09 Kasım 2008

D. nin Kendine Söylediği


Zarlar ceviz ağacından yapılma, dışı oymalı işlemeli, kayınpederin o yirmi yıllık tavlasının orta yerine küt diye düştüğünde ağzımdan çıkıveren bir "Mutsuzum" lafı ile, yedi senelik evliliğim biter mi acaba?

Karım, Ayla Anne ve Hilmi Baba'nın, ortaya fırlatılıp atılan ya da daha iyi ifade etmek gerekirse kusulan bir "mutsuzum" sonrası "hayırdır" diye soran, yalvaran gözleri...en sonunda karımın insiyatifi ele alıp "eve gidelim, çocuk bu akşam annemlerde kalsın" diyerek beni bu can sıkıcı durumdan kurtarması...sonra eve gidişimiz ve en sonunda kanepeye oturup, bir de sigara yakıp karşılıklı...yo yoooo önce bir kahve yaptı karım...sonra geldi, kanepenin soluna, dizlerini yukarı topladı, kollarıyla bacaklarına sarıldı ve ondan sonra dedi: "ne oldu Deniz, neden mutsuzsun?"
Ben demek ki karımı küçümsemişim...ben demek ki pek de tanıyamamışım onu...en azından onun beni tanıdığı kadar...Çünkü ben sanmışım ki bir "mutsuzum" lafıyla bile, herşeyin mükemmel gittiğine inanan, güvenen karım bir anda yıkılabilir, bunun üstüne günlerce histerik tepkiler verebilir ve Nazlı'nın hep dalga geçtiği "ben sana saçımı süpürge ettim, birgün şikayet etmedim" kadınlarına dönebilir ansızın. Yanılmışım. Onun yerine, karşımda anlayışla oturmuş...sabırla...anlatırsan dinleyeceğim diyor...her haliyle böyle diyor...anlatmazsan üzüleceğim, anlatırsan da hazırım.

Ben, yani D., korkak bir adamım. Öyle miyim? Desem ki şimdi bir Nazlı vardı, hatırlıyor musun, yıllar önce...senden önce...İşte ben onu gördüm geçenlerde. Çok uzaktan...hem de nerde bir bilsen...o bahçede! O bahçeye senle hiç gitmedik. Sen bir kere dedin gidelim diye ve hatta evlilik yıldönümümüzde, hatırlıyor musun? Ne demiştim o zaman sana? Aaaa evet, orası Fransız Kültür'ün lokali ama şarapları falancanınkiler kadar leziz değil. Oraya gitmeyelim...daha güzel daha pahalı daha güzel şaraplı yerlere gidelim...Ve sen bana hiç sormamıştın "nerden biliyorsun oranın şaraplarının güzel olmadığını?" Sorsaydın da diyebilir miydim ki sana "Ben çünkü o bahçeye çok gittim Nurcan. Bir kadının, büyük bir zeytin ağacı altındaki neşesini paylaşmaya". İşte onu gördüm ve evet çok uzaktan da olsa ve yıllardır görmemiş olsa da artık duruşunu ezbere bildiğinden midir nedir hemen farkediyor insan...yok yok irkiliyor. İrkildim ben de Nurcan. Sonra kaçtım ordan. Gerisin geri çıktım dışarı. Desen ki zaten niye girmiştin....onu ben de bilmiyorum. Geçiyordum bahçenin önünden ve şöyle bir bakayım dedim. Bir bakayım zeytin ağacı yerinde mi. Yerindeydi zeytin ağacı da Nazlı da. On senede sanki hiç birşey mi değişmez. Yooook değişir. Bak bu sefer, üstünde bir elbise vardı ki o hiç giymezdi öyle şeyler. Bir kot, üstüne dar bir bluz. Hep ama hep. Şimdi incecik, etekleri uçuşan bir elbise, altında topluklu yazlık ayakkabılar...Demek ki beş saniye de baksam görmüşüm bunları...kaçmadan önce! Soracaksın biliyorum, ben de sordum kendime: "nasıl böyle birdenbire, beş saniye içinde altüst olur hayat, dengen kaybolur, başka bir aleme dalarsın? Nasıl, nasıl, nasıl D.?" Bilmiyorum. İnan aklımda yoktu senelerdir. Bu yıllarca sigara içmemek ve sonra arkadaşın Faik bol rakılı bir geceden sonra "yak bi tane birader" diyince içe çekilen o nefes sonrası, tekrar sigaraya dönmek gibi. Ya da ne demiş şair "Uykudaydı yıllardır / Ölü gibi / Unutmuştuk çehresini / Ve dalmıştık bir güzel oyuna/ Uyandı! / Şimdi artık ya kaçmak / Ya göçmek lazım". İşte, öyle.

Ben, yani D., korkak bir adam olduğum için bütün bunları söylemek yerine şöyle dedim:
-İşten çok sıkıldım, çok kafamı kurcalıyor bu konu. Ayrılmayı düşünüyorum. Ama birşey bulmadan ayrılırsam da biriktirdiğimiz paradan kullanmam gerekecek.

Karım buna her nasılsa inandı. Çok kredim var çünkü...henüz harcamadığım, yıllardır birikmiş olan...hiç bi yanlışımı görmemiş çünkü. Yıldönümlerini unutmamışım, - 18 Ağustos - doğumgünlerini - 5 Nisan - , ölümgünlerini - "ananemin sene-i devriyesi" dediğinde karım, yanına oturup "çok iyi bir kadıncağızdı toprağı bol olsun" demeyi - , kandillerde eşimin başka şehirlerde oturan büyük halalarını, dayılarını, amcalarını aramayı, bayramlarda yine aramayı ve faturaları yatırmayı, pazar alışverişlerini, gazeteden kupon kesmeyi, arabanın 10000/20000/50000 bakımını ve dahi karımın sıkıcı iş arkadaşlarının adlarını bile unutmamışım bunca senedir. Biriktikçe birikmiş, koca bir yığın olmuş benim karımın gözündeki inandırıcılığım, sağlamlığım, gerçekliğim. Bak ne hatırladım şimdi. Bir keresinde Nazlı şöyle demişti: "O kadar güvenilir duruyorsun ki, bazen sevgili değil arkadaş olabiliriz sadece diye düşünüyorum. Ya da karı koca". O zaman arkadaş lafını duyunca irkilmiş, karı koca lafını duyunca sevinmiş ve sırf bu yüzden aslında ne demek istediğinin üstünde durmamıştım. Ve şimdi, on sene sonra çattt diye aklıma bu cümle geliyor, bütün örtük anlamları aralanmış, apaçık! Sevgili değil karı-koca.

Zarlar ceviz ağacından yapılma, dışı oymalı işlemeli, kayınpederin o yirmi yıllık tavlasının orta yerine küt diye düştüğünde ağzımdan çıkıveren bir "Mutsuzum" lafı ile, yedi senelik evliliğim tabii ki bitmez. Ama şimdi kaçacaksam da göçeceksem de hemen karar vermek lazım: NEREYE?

Ben D., bu kadar korkak olmasam, yarın o bahçeye giderdim.

Resim: Jeroen Sparla - Polite Conversation

23 Ağustos 2008

KırmızıDivan Barı’nın Arka Bahçesi




Bir kızın tuvaletin kapısına kafasını vura vura kendini öldürmeye çalıştığı ama sonuçta ölümün değil beyaz bir hastanenin sıkıcı huzurluğuna kavuştuğu o gecenin ardından, şehrin güvenliğinden sorumlu yetkililer olayların ardındaki sır perdesi aralanana kadar KırmızıDivan’ı mühürlemeye karar verdiler. Çoğu kişi bunun saçmalık olduğunu düşünse de, yetkililerin her dediğini yapmayı borç bilen yerel televizyon ve gazetelerde hergün mühürlemenin gerekçelerini sıralayan yeni bir haber çıkıyordu.

Bir gazete barın sahibinin ajan olduğunu, hangisi olduğu henüz bilinmemekle birlikte çok güçlü bir devletin gizli servisi tarafından yetiştirildiğini ve önemli bir proje kapsamında şehrimizde görevlendirildiğini, içkilere yine henüz ne olduğu bilinmeyen bir madde karıştırıp, insanların ne kadar delirdiğinden yola çıkarak bu maddenin işgal durumunda kullanılabilirliğinin araştırıldığını yazmıştı. Bu haberin en ilginç yanı ise yazarın son paragrafta yazdığı şu cümlelerdi:
“Evet bu gizli servisin malum projeyi bizim şehrimizde yürütmeyi seçmesi onlar için büyük aptallık. Zira çalışkan yetkililerimiz sayesinde artık bütün dünya bu projeden haberdar. Fakat buradan kendimiz için çıkaracağımız ders şu olmalıdır: Elin adamı burnumuzun dibinde insanlarımız üstünde deney yapıyor, biz niye yapmıyoruz? Biri deney yapacaksa burda, biz yapmalıyız”.

Başka bir gazete KırmızıDivan’ın altında yatır olduğunu iddia etmiş, bu savı şehrin dışındaki köylerde yaşayan 90’lık ninelerden aldıkları bilgilerle süslemiş ve şöyle bir başlık atmıştı: “Herkes çarpılabilirdi!!! Buna da şükür”.

Televizyonlarda ise çoğunlukla yetkililerle yapılan röportajlar yayınlanıyordu. Bunlarda nedense yetkilileri hep üstü evrak dolu bir masada önlerinde ağzına kadar dolu bir küllük, acele içinde çalışırken görüyorduk. Kendilerine mikrofon uzatılınca gergin bir yüz ifadesi takınarak “olay sandığımızdan büyük” “henüz açıklama yapmak için erken ama çok ciddi durumlar söz konusu” gibi şeyler söylüyorlardı.

Sonuçta bir ay bu tip saçmalıklara maruz kaldıktan ve şehrin başka yerlerinde KırmızıDivan’ın bizlere sunduğu masum görünüşlü tuhaf cazibeyi çaresizce arayıp, her seferinde aynı tatsız içkileri ve yılışık yüzleri gördükten sonra, bir sabah ne gazetede, ne radyoda ne de televizyonda barla ilgili en ufak bir haber olmadığını hayretle fark ettim. Günlerdir şehrin en önemli sorunu diye beynimizi yedikleri bütün o safsata bitmiş ve yerini “çok katlı otopark için temel atma töreni, cümbürcemaat mahallesine iki gün su verilmeyeceği, kedilerin çiftleşme mevsimi nedeniyle insanların bir süre uykusuz kalmaya hazırlıklı olması gerektiği” gibi sıradan haberlere bırakmıştı.

Saatin 6’ya gelmesini bekleyemeden iştekilere minik bir yalan söyleyip soluğu KırmızıDivan’da aldım. Sanki bir aydır kapısına kilit vurulmuş yer orası değilmiş gibi...ve sanki aslında hiç kapanmamış, daha bir akşam önce de yine insanlarla dopdoluymuş gibi...Yani o kadar aynıydı ki. Zer, Güz ve Arda’yla buraya ne zaman gelsek oturduğumuz, bahçenin bara en yakın masasına kuruldum ve onlar gelene kadar oyalanmak için barmene “bir adet beklerken vakit geçsin” lerden olduğumu, adımı tahtaya yazabileceğini ya da tahtada başka birinin ismi varsa yanına gidebileceğimi söyledim. Buranın en güzel özelliklerinden biri buydu. Birilerini bekliyor ve bu arada masada tek başınıza oturmak istemiyorsanız adınız barın yanındaki tahtaya ustalıkla çizilmiş masa planında uygun yere işaretleniyordu. Böylece sizin gibi başkalarını beklemek zorunda olan biri daha geldiğinde yanınıza oturabiliyor, üç-beş laflanıp “aaaa ne çabuk geçmiş zaman” diyip ayrılınıyordu. Kuraldı bu. Eğer “Beklerken Vakit Geçsin” tahtası aracılığıyla tanışmışsanız o akşam arkadaşlar geldikten sonra diğer kişinin hemen gitmesi gerekiyordu. “Siz de bize katılın” gibi cümleler kuramazdınız ve eğer bu kişiyle daha sonra da görüşmeyi istiyorsanız ertesi günü beklemeniz gerekliydi. Barın çevresinde yine farklı kuralları olan başka tahtalar da vardı. Örneğin “Her 15 Dakikada Bir Bira” tahtasına yazdıysanız adınızı barmen saat gibi tıkır tıkır işleyen bir şaşmazlıkla her çeyrekte masanıza kütt diye koyardı biranızı. Ya da “Kim Olduğumu Unutmak İstiyorum” tahtasındaysa adınız, o zaman sadece bu gecelik tanıştığınız herkese istediğiniz yalanı söyleyebilirdiniz ve herkes sizin yalan söylediğinizi bilse de yine de anlattıklarınızı hayretle dinlemek zorundaydı.

Barmen içkimi getirmek için tekrar geldiğinde artık daha fazla dayanamayarak ne olup bittiğini sordum. Bir ay boyunca her yeri didik didik edilen bar ve sahibi hakkında iddia edilenleri doğrulayacak hiçbir kanıt bulunamamış, yetkiliker bunu kısa bir mektupla bildirmeyi uygun görerek barın zararının devlet tarafından ödeneceğini belirtmişlerdi. Mektup ellerine sabah geçmiş ve o andan itibaren tam kadro bir araya gelerek neredeyse her yeri örümcek ağı olmuş barı silip süpürmüşler, bira fıçılarını doldurtmuşlar, bardakları yıkamışlar ve herşeyi bu saate hazır etmişlerdi. “Bugünün şerefine ilk içkiler barın sahibinden, daha doğrusu devletten” dedi barmen göz kırparak.

O anda önümden zıp zıp biri geçti ve dönüp baktığımda bir ay önce barın kapanmasına vesile olan o kızı gördüm. Alnında uzun, belli belirsiz bir yara izi, saçlarını kestirmiş, kızıla boyatmış, elinde neşeli bir kokteyl bardağı ortalıkta dolanıyor, kiminle göz göze gelse “selam, bugün en güzel günümüz değil mi, haydi buranın yeniden açılmasına içelim” diyordu. Benle göz göze geldiğinde ezberden okuduğu bu cümleyi söylemesine fırsat vermeden endişeli gözlerle iyi olup olmadığını sordum, ama yüzüme öyle büyük bir boşlukla baktı ki o kanlı geceye dair hiç birşey hatırlamadığını hemen anladım. Belki de kafasını kapıya vurdukça beyninin acı dolu bir yerini de
yerlere akıtmıştı ve artık huzurluydu.

Sonra o geldi. Yani benim gibi "beklerken vakit geçsin diyen biri". Adı Cenk'ti.
Siyah dağınık saçları, dostane bi gülümsemesi ve bir anda bütün sırlarınızı hiç çekinmeden ortaya dökebileceğinizi hissettiren tuhaf bir hali vardı. İlk görüşte aşka inanır mısınız? Ben inanmam. Ama sanırım onu ilk görüşte beğendim. Oturur oturmaz "tahtaya adımı ilk defa yazmıştım ve siz çıktınız" dedi. Ben de şu hemen oracıkta beğenme durumundan ötürü sanırım "yazık, daha önce tanışabilirmişiz, ben hep yazarım, çünkü hep bekletilirim burda " dedim. O zaman bana öyle birşey söyledi ki neredeyse elimdeki bira bardağını yere düşürüyordum: “İyi de biz daha önce tanıştık zaten...hatırlamıyor musunuz...yaklaşık bir sene önce...burda! Hani bir gösteri vardı ve heryer çok kalabalıktı...hani arka bahçeye çıkmıştınız sigara içmek için ve orda ben “siz de mi partiden sıkıldınız” gibi şapşal bi espiri yapmıştım ve nedense çok gülmüştünüz...ve sonra...”. “Hayır” dedim sertçe “Hayır hatırlamıyorum”. O kadar korktum ki gerisini dinlemekten...Hiçbirşey hatırlamıyordum. Tıpkı şu kokteyl bardağıyla gezinen kız gibi...Nasıl, nasıl, nasıl? Hem sonra arka bahçesi mi vardı buranın? Hem sonra ben hiç kaybetmezdim ki kendimi burda? Yalan söylediğine emindim ama yine de yüzüne vurmak yerine “Karıştırdınız sanırım. Çünkü ben gördüğüm kişileri hiç unutmam. Ve sizi de gerçekten ilk defa görüyorum” dedim. O zaman gülümsedi ve sadece “Peki, öyle olsun” dedi. Sonrasında Zer, Güz ve Arda gelene kadar sıkıntılı bir yarım saat geçirdim. Kural gereği sessizlik içinde oturmak yasaktı, çünkü adınızı tahtaya yazarak diğer kişinin vaktin nasıl geçtiğini anlamayacağı konusunda bir söz vermiş oluyordunuz. Bu yüzden olabildiğinde çok soru sorarak ve onun bana neredeyse hiç birşey sormasına fısat vermeyerek Cenk’i oyaladım. Nerelisiniz? Aaa, benim karşı komşum da oralı. Oranın bademleri çok güzel, hep getirir. Öyle miii, demek çocukluğunuz orda geçti. Çok şanslısınız. Ben sizin yerinizde olsam burda değil orda yaşardım. Buraya pek sık gelmiyorsunuz sanırım, çünkü hiç karşılaşmadık. Hmm, demek bir senedir başka bir şehirdeydiniz, hoşgeldiniz o zaman. Nasıl, alıştınız mı yeniden buralara?

Onu bütün bu sorularla yormuştum ve biraz da çenesi düşük kız izlenimi vermiştim sanırım. Beğendiğiniz bir adama verilecek en kötü izlenim...Arkadaşlarım geldiğinde Cenk nazikçe kalktı ve “Teşekkürler, vaktin nasıl geçtiğini anlamadım” diyerek masasına geri döndü. Zer’in kaş göz etmeleri arasında onun gidişini izlerken sanki çok tanıdık birine bakıyormuşum gibi hissettim ve bir an bir sene önceyle ilgili doğru söylüyor olabileceğini düşündüm. Sonra ama, bu ihtimal, yani burda türlü saçmalıklar yapıp sonra da karakola şikayet dilekçesi yazmaya koşan kişiler kadar mutsuz olma ihtimali bana çok imkansız geldi. Zer’e sordum:

- Zer, şu çocuk, bir sene önce burda tanıştığımızı söyledi ama ben hatırlamıyorum.

-Ohaaa, ne kadar ucuz bir yalan. Bir kere biz nerden baksan en fazla yedi aydır buraya geliyoruz. Bir sene önce senin buraya gelmiş olman mümkün diiil. Abicim zaten bi doğru düzgün yaklaşan adam çıksa şaşardım, hep aynı beylik laflar, hep aynı saçmasapan muhabbetler yaa.

Zer konuştu konuştu konuştu. Bütün erkeklerin aynı olduğundan, kimseye güvenilmeyeceğinden, “sadece erkekler mi ayol, kadınlar da, biz de çok yozlaştık” tan, anne/babalarımızın zamanındaki naif ilişkilerin yaşanma ihtimalinin çok düşük olduğundan, bu yüzden aslında çok da şey beklemeden kötünün iyisini seçip yola devam etmenin en iyi seçenek olduğundan, üfffff ve daha birçok benzer şeyden bahsetti durdu. “Bu adam öyle değil gibi...” diyebildim sadece bir ara, ama o devam etti. Ben çok aptalmışım. Hep güveniyormuşum yeni tanıştığım kişilere, sonra üzülüyormuşum, neden böyle yapıyormuşum ben/ “bilmem” / ilk başta bi temkinli olsam daha iyi değil miymiş / “evet belki”. Bunun belkisi melkisi yokmuş, öyle siyah dağınık saçları olan ve güven verir görünen herkese güvenilmezmiş ki, di mi? / “Tabii”. O zaman bu Cenk midir Menk midir her ne zıkkımsa onu iyice bi gözlemlemeden lütfen birşey yapmamalıymışım, söz müymüş / “Söz”.

Dostların, ailelerin, sevgililerin bu kadar korumacı olması bazen ne yoruyor bizleri di mi? İşte o zamanlarda, yani birileri sizi korumak adına sizi kıran birşeyler söylerken ne yapmak lazım hiç bilmiyorum. İnatlaşmak mı, “sana ne” demek mi, ısrarcı olmak mı...

Arda ve Güz, Zer’in söylediklerini başlarıyla onaylarken, ben artık daha fazla dayanamayarak ve bu konuyu neden bu kadar uzattıklarını da hiç anlamadığımı belli eder şekilde “sıkıldım” diyip bara yöneldim.

Yapılacak en güzel şey tabii ki yeşil elbiseli kadının başına gitmekti. Kırmızı koridora girdiğimde bahçede olanlar çoktan aklımdan çıkmış ve yerini buradaki son gecemde keşfettiğim dizeye bırakmıştı “Birşey bekliyorum”. Resmin önüne geldiğimde gözlerimi bir süre kapalı tuttum ve sonra pat diye açıp ilkinin yanındaki pileye bakmaya başladım. O kadar silikti ki herşey. Belki bir “B” daha ...ya da “D”... sanki büyük bir D harfi ve yanında eciş bücüş “e” ye benzeyen küçük bir harf vardı. “De....”. Dördüncü harf bu sefer kolaydı, çünkü yukarısında oldukça belirgin biçimde kalın bir nokta duruyordu “i”. Üçüncü harfle sekizince harflerse birbirlerinin aynı gibiydi ve bir beş dakika uğraştıktan sonra bunların da “n” olduğuna kanaat getirerek duvara harfleri tek tek işledim. “Deni - - en”. Bu kelimeden sonra ikişer harfli iki kısa kelime geliyordu ve sonrasında altı ya da yedi harfli başka bir kelime ve en sonda oldukça uzun bir tane daha. Uzun olandan başlamaya karar vererek bi beş dakika da pilenin o kısmına kitlendikten sonra duvara şunları işleyebildim “ge- - cek”.
Dikkatli bakınca iki küçük kelimenin de aslında kelime değil ayrı yazılması uygun olan bağlaçlarımızdan biri olduğunu gördüm “ya da”. Pfffff. Ve sonra her nedense ilk başta kaç harfli olduğunu bile kestirmekte zorlandığım üçüncü kelimeye bakar bakmaz tüm harfleri olanca canlılığıyla gördüm: “gölden”.
Tamamlanmıştı. Artık çok basitti ve eksikleri de bir çırpıda kondurduktan sonra duvarda şu yazıyordu:
“Birşey bekliyorum
Denizden ya da gölden gelecek”

Koridordan çıkıp kalabalığa karıştığımda sağa sola heryere çabuk çabuk baktım ve en sonunda barın arka tarafında, önünde “Sarhoş Olursam Beni Evime Bırakın” adlı bir yazı tahtasının durduğu bir kapı gördüm. Tahtayı hafifçe sola kaydırarak kapıyı araladığımda Cenk’in bahsettiği arka bahçe olanca güzelliğiyle karşımdaydı. Aslında burası bahçeden çok eski evlerin avluları gibiydi. Uzun, neredeyse 20 metre yüksekliğinde taş duvarlarla çevrili, ortasında bir ceviz ağacı ve üstü seralardaki gibi açılır kapanır bir camla kaplı...Bahçenin bir köşesinde iki divan ve ortalarında çocukluğun anane evindeki büyük sobanın aynısından vardı. Diğer köşede, yaklaşık onbeş saksı içinde büyüklü küçüklü rengarenk çiçekler duruyordu. Ceviz ağacının altındaki kare masanın üstünde, içinde biri ruj lekeli biri lekesiz iki izmaritin durduğu kültablası ise, insanın aklına ilk şu soruyu getiriyordu: “Bu ruj lekesi barın sahibinin karısına mı yoksa sevgilisine mi ait?”.

Bu kadar güzel bir yeri görüp de hatırlamamak mümkün değildi. Bu yüzden “Evet, beni biriyle karıştırdı” diye geçirdim içimden ve nedense o an Cenk’in bir sene önce burada o şapşal espiriyi yapıp çok güldürdüğü kızı kıskandım.
Tam bara geri girmek üzereydim ki, bahçeye açılan kapının arkasına muhtemelen bir çakıyla, özenle ve ince ince işlenmiş o cümleyi gördüm: “Bazı insanların bu kadar istekle yaptıkları şeyleri unutmak istemeleri ne acı di mi?”
O an herşey ama herşey bana hem çok mümkün hem çok olanaksız geldi.
Biz, yani insanlar, acı veren şeyleri unutabildiğimize göre çok mu güçlüydük...yoksa çok mu güçsüz?
Yüzüm allak bullak, masaya geri döndüğümde aklımdaki tek şey bir an önce sarhoş olmak ve hiç birşey düşünmemekti. Biralar gelir gelmez “Haydi” dedim, “ne demiş yazar, içmeyeceksek ölelim bari*, şerefe!!!”.
Ve sonra içtik ve unuttuk ve kendimizi gerçekten mutlu sandık bir an.

Resim: Bar Scene III - Rhanavardkar Madjid
* Öykü kişisi burda Adalet Ağaoğlu'nun Bir Düğün Gecesi adlı kitabından esinlenmiştir.

21 Temmuz 2008

KırmızıDivan Barı'nın Kadınlar Tuvaleti


KırmızıDivan Barında neden herkesin, özellikle de kadınların hemen sarhoş olduğu hiç bilinmezdi. Bu konu şehir insanlarının o kadar tuhafına gidiyordu ki, alkollü bir gecenin sonunda KırmızıDivan’dan çıkıp ertesi gün unutmak isteyecekleri birçok şey yapan erkekler ve kadınlar, bir süre düşündükten sonra soluğu hemen karakolda alırlar ve şikayet dilekçeleri yazarlardı. Sundukları biralar, votkalar, şaraplar ve rakılar sayısız kontrolden geçen bu barda, genel kuralların aksine hizmet verildiğini gösteren hiçbir kanıt bulunamamıştı. Ve şikayet dilekçesi yazan bu insanların neden ertesi gün yine de koşarak buraya geldikleri bir muammaydı.

O akşam - ki bunun tam olarak hangi akşam olduğunun hiçbir önemi yok- ben de herkes gibi daha ikinci biramda çakırkeyftim. Kadınlar tuvaletine giden uzun koridor herzamanki gibi kırmızı ve dumanlıydı. Duvarlara asılmış olan birkaç eski zaman fotoğrafına ve kimin boyadığı bilinmeyen resimlere, yine çok tanıdık birilerine bakar gibi baktım. Bu, buraya her gelişimde kendi kendime oynadığım bir oyundu. Bir fotoğrafta 60 yaşlarında olduğu hafifçe çıkmış kamburundan ve ensesinin altında birer ikişer anca seçilen kırlaşmış saçlarından belli olan bir adam, fötr şapkasının ve ince çizgili takım elbisesinin sakil duruşundan, zamanın kıyafet ve şapka kanunundan birkaç gün sonraya tekabül ettiğini hemen belli ediyordu. Başka birinde, milli bayramlardan birinde kısacık şortlar giydirilmiş olan liseli kızlar, saçları iki yandan örgülü, mutlu gülümsüyorlar, ve bakan herkeste bu karede kendi annesinin de olduğu izlenimini doğuruyorlardı. Belki bundandır ki, fotoğraf çerçevesinin sağında duvara yazılmış şöyle bir yazı vardı: “Bu fotoğrafın aynısı aile albümümüzde de var. Bar sahiplerine sordum, ama bunu nerden bulduklarını hatırlayamadılar. Annemin hangisi olduğunu söylemeyeceğim. Ama lütfen kızların bacaklarına çok bakmayın. Alper”.

Resimlerin birkaçı soyut ve pek birşey ifade etmeyen türdendi. Ya da ben bu türü çok sevmediğim için onların önünden geçerken hep ayakkabılarıma bakar ve bir dahaki sefere daha düz birşey giymem gerektiğini düşünürdüm. Evet, sarhoşken bu topuklularla yürümek zor oluyor ve ben bunu hep aptal soyut resimlerin önünden geçerken fark ediyorum. Ama bir resim vardı ki, işte o başkaydı. Tıpkı annesinin bulunduğu fotoğrafın nasıl olup da buraya geldiğini anlamaya çalışan çocuk gibi, ben de defalarca barmeninden tutun da elinde hep bir kadeh rakıyla dolanan ve KırmızıDivan’ın sahibinin sevgilisi olduğu her halinden belli olan şuh kadına, arada buraya uğrayıp, etrafı kartal gözleriyle süzen ve KırmızıDivan’ın sahibinin eşi olduğu her halinden belli olan rüküş kadına ve tabii barın sahibine kadar herkese “gerçek mi taklit mi”, “kimin portresi acaba?” , “ressam Türk mü?”, “birine göstermeyi düşündünüz mü?”, “ben birini çağırıp...mesela bir simsarı...araştırsam, aaaa hayır mı...pekii”, “arkasında tarih olabilir mi?” gibi sorular sormuş, her defasında da kimsenin hiçbir fikri olmadığını hayretler içinde görerek bu sefer kütüphanelerde, sanat kitaplarında ve tabii sınırsız diye bilinen internet aleminde çaresizce bir ipucu aramıştım. Fakat boşunaydı.

Resimdeki kadın bence Sabahattin Ali’nin o muazzam kitabında uzun uzun anlattığı Kürk Mantolu Madonna’sına benziyordu. Yüzü biraz daha solgun ve kemikliydi. Yaşını tahmin etmekse neredeyse imkansızdı. Ama beni her seferinde bu resmin önüne çivileyen, kadının yüzündeki ifade ya da anlamı bulma çabası değil, elbisesinin kıvrımlarına ince ince yazılmış ve çoktan silinmiş harflerde yatan gizleri çözmekti. Acı yeşil ve dizlerin hemen altına kadar uzanan ve bacak bacak üstüne attığı için çoğu yeri gölgeli ve içe kıvrılmış olan bu elbisenin pilelerinde, evet, sadece çok dikkatli baktığınızda fark edebileceğiniz harfler vardı. İlk baktığımda bunun yalnızca fırça hatası olduğunu düşünmüş, fakat sonrakilerden birinde etek ucuna doğru uzanan eciş bücüş bir “b” harfini ustalıkla seçmiş, sonra da her gelişimde biraz daha detay görür olmuştum. Haftalardır çabalamama rağmen yine de daha eteğin ilk pilesinde yazan cümleyi tamamlamayı başaramamıştım ve o akşam da resmin önünde geçirdiğim beş dakikaya rağmen “u” dan başka birşey göremeyerek duvara kurşun kalemle bu yeni harfi işledim:

B_ _s_ y b_k_ _y_ _u_

Tuvalete girdiğimde aynanın önünde öpüşen iki kız gördüm. Kızlar da beni gördüler ve istiflerini hiç bozmadılar. Uzun boylu olanı işten çıkmış, saçı fönlü, kısa ceketli ve 6 punto uzunluğunda siyah topuklu ayakkabı giyen biriydi. Kısa boylu olanı, dersten çıkmış, saçı dağınık topuzlu ve Converse’li biriydi. Kızlar birbirlerini tanımıyorlardı ve muhtemelen ertesi gün karakola gidip KırmızıDivan hakkında şikayet dilekçesi yazacaklardı.

Barın genel havasıyla hiç örtüşmeyen aslan başlı pirinç tokmağı çevirdiğimde akan suyun altına, herzamanki gibi önce bileklerimi uzattım. Sarhoşken yapılacak en iyi şeydir ya da bana öyle gelir. İki dakika boyunca öyle durmak zorundaydım, bu yüzden yine etrafı seyre daldım. Tuvaletlerin birinden belli belirsiz hıçkırıklar arasında telefonla konuşan bir kızın sesi geliyordu. Kız karşıdakine “Artık mutlu olmak istiyorum. Bunu hakediyorum” dedi. Karşıdaki eğer kadınsa ona verebileceği beylik cevaplar şunlardı:
1- Biliyorum.
2- Haklısın canım.
3- Evet, mutlu olmayı senden daha çok hakeden biri olamaz.
Karşıdaki erkekse ona verebileceği beylik cevaplarsa şunlardı:
1- Bunu yarın uzuuuuun uzun konuşalım.
2- Gelip seni alayım mı?
3- Ne kadar içtin sen?

Karşıdaki kızın sevgilisiyse “Ben de mutlu olmanı istiyorum, ne yapabilirim söyle” demiş olmalıydı histerik ve aşırı düşünceli bir edayla.
Karşıdaki her kimse içinden şöyle geçiriyordu bence “Gecenin bir vakti sarhoş olmuş ve kendini bi halt sanmaya başlamış. Ben de burda sabırla onu dinlemek zorundayım. Kapatsa da uyusam”.
Telefondaki kız “Bunu yapmak istemiyorum, sana gelmek istiyorum” dedi sonra. Gün gibi açıktı, eski sevgiliydi telefondaki.

Yandaki kabinden gelen sifon sesi telefonlu kızın sesini gittikçe bastırdı ve bir süre sadece tiz hıçkırıklar duyuldu tuvalette. Diğer kabinden çıkan kız hiç sarhoş değildi. İşte buna çok şaşırdım. Cebinden çıkarttığı rujuyla dudaklarını boyadı iyice. Ellerim hala suyun içindeydi ama nedense bana uzattı ruju birden. Teşekkür ettim ve istemediğimi söyledim. Duvara yaslanmış ve artık bazı kıyafetleri üzerlerinde olmayan diğer iki kıza uzun uzun baktı, sonra bana döndü “bazı insanların unutmak isteyecekleri şeyleri bu kadar istekle yapmaları ne ironik di mi?” dedi ve gitti.

Arkasından uzunca bir süre baktım. Aslında daha çok hayranlıkla...çünkü gecenin bir vakti burda sarhoş olmayan ve ne dediğini bilen birini bulmak zordu.
Sonra telefonlu kız, her defasında sesi daha da yükselerek ardarda aynı cümleyi bağırmaya başladı birden: "Bana ne oluyor...bana ne oluyor...bana ne oluyor" ve içeriden tuvaletin kapısına birşey vuruluyor olduğunu gösteren o kalın ses gelmeye başladı. “Tak...tak.....tak....tak”. Yüzümü çarçabuk yıkayıp aynada kendime baktığımda, yanağımdan ve burnumun ucundan süzülen damlalar arasında suratımda şaşkınlık, korku, merak, ürkeklik, telaş...kısacası türümüzü tehlikelerden korumak için evrimsel olarak gelilmiş her türlü duyguyu yansıtan ifade vardı.

Duvara yaslanmış olan ve artık üzerlerinde hiçbir şey kalmamış olan kızlar hala duymuyorlardı birşey. Ama telefonlu kızın bulunduğu tuvaletin kapısının sarsıldığı aynadan açık seçik görünüyordu. Kapıya yaklaştım ve tokmağı zorladım, açılmıyordu. Herşey hayal gibi...herşey ağır çekim...aynadaki görüntüm, aynada o an tuvalette olan diğer kadınların görüntüsü, aynada tuvalet kapısının sarsılan görüntüsü...Diğer kabine girdim, klozetin tepesine çıkıp boşluktan kafamı uzattım telefonlu kıza doğru. “Dur... lütfen” diyebildim sadece. Sesim o kadar kısıktı ki beni duymadı sandım. Ama kız durdu birden. Başını yukarı kaldırdı. İşte o an alnından dört yol boyunca aşağıya uzanan kanı, gözlerini tamamen kapatmış olan kanı ve artık yerdeki karolarda tıpkı koridorun duvarlarındaki gibi anlamsız bir soyut resim oluşturmaya başlamış olan kanı gördüm. Kıpkırmızı ve hem yaşamı hem ölümü aynı anda müjdeleyen.

Tuvaletten çıkıp o uzun koridor boyunca arkama bakmadan koştum. Sadece bir an, küçücük bir an resimdeki yeşil elbisenin pilesine takıldı gözüm. Barmen’e olan biteni çarçabuk anlatıp tuvalete koşturan insanların arkasından bakakaldığımda, aklımda birden şu cümle belirdi:

Birşey Bekliyorum.
Evet, buydu eteğin kıvrımlarından birinde yazan.

Resim: Bar Scene IV - Rhanavardkar Madjid

12 Temmuz 2008

Cambazın Ölümü


Sirkin bu yeşil, nemli, gri göklü ve derin denizli kuzey kasabasındaki son gününde, bazılarına göre herşey her zamanki sıradanlığında bazılarına göre ise yaklaşmakta olan bir trajediyi muştulayan tuhaf birçok işaretin gölgesinde yaşandı.

O gün her zamanki gibi bir gündü diyenler anlatmaya genelde şöyle başlıyordu:

“O Cuma günü ben de herkes gibi saat 6’ya doğru uyandım. Kahvaltımı ettikten sonra – ki buna kahvaltı demeye bin şahit ister, iki üç bisküvi ve acı bir kahve, belki biraz bal, ama çok az, balı hemen tüketmemek lazım – evet kahvaltıdan sonra üstüme her zamanki kıyafetlerimi giyip karavanın küçük pencerisinden meydana baktım. Mehmet, dün geceden sonra sağına soluna dondurma, yağ ve bilumum yapışkan şeyin bulaştığı atlı karıncayı temizliyordu. Refik, elinde iki büyük kova, hayvanları yemlemek için arka tarafa dolanıyordu. Bak bu önemlidir. Hayvanların yemini suyunu ihmal edersen küserler. Evet, ilk başta terbiye etmek için aç bırakırız onları ama yetiştirdikten sonra nankörlüğe gelmez bunlar. Hele filler. Yeminle küserler. İnanır mısın, kaç tonluk hayvan, düşünsene. İstese tek ayağıyla üstüne basıverdi mi bir daha senden hayır gelmez kimseye. Bizim bi kızcağız vardı, Nermin, bunların bakımından sorumluydu, bi onu ezdi fillerden biri. Ama kazadır o da. Fil iyi hayvandır. Sen en çok hangi hayvanı seversin?
-At.
At da var bizde. Dört tane. İkisi Arap atı ikisi midilli. Neyse, ne diyordum, Refik oraya gidiyordu ve zaten bu saatte hep oraya giderdi. Ayten, yani sirkimizin gelecekgöreni, bi bok gördüğü de yok ya bakma sen...Ayten çamaşır asıyordu iki direk arasına gerdiği ipe. Temiz kadındır, bi giydiğini bi daha giymez. Ve Çakır, trapezci kızlardan biriyle laflıyordu. Adetidir, uyanır uyanmaz gider, bizim trapezcilerden birine takılır. Kimisi sabah uyandığında hangisine rüyalanmışsa ona gider der, kimisi daha ziyade en genç olanıyla, Nazlı’yla konuşur der. Ama benim penceremden hep ama hep gördüğüm kadarıyla, Çakır’a fark etmez, hangisine denk gelirse onun yanına gider. Neyse ne diyordum, Halim, diğer çıraklarla birlikte paylaştığı karavanının önünde sabah cimlastiği midir nedir bu çıraklar pek düşkündür, onu yapıyordu. Raziye Abla, sirkin en yaşlısı ve en saygı duyulanı, kafesini pencerenin önüne dayadığı kuşuyla kimsenin bilmediği bir dilde konuşuyor, o susunca kuş yine kimsenin anlamadığı bir dilde cevap veriyor ve sonra Raziye Abla anlatmaya devam ediyordu.
Sirk müdürü Osman, ki ben onu da onun müdürlüğünü de...neyse ağzımı bozmayayım şimdi, malum burası artık ölü evi. Ev de denmez ya, ölü sirki...Osman puştu sandalyesini kapının önüne çekmiş çamaşır asan Ayten’i dikizliyordu. Yüzünde pis bir sırıtış, yaşından başından utanmaz ki şerefsiz. Her sabah aynı şeyi yapar. Ayten de eğilip kalktıkça sallanan memelerini, sıyrılan etekliğini ne yapacağını bilemez, hızlı hızlı asar çamaşırını içeri girer.
Neyse, ne diyordum, Selim elinde gazetesi, yine herşeye ilgisiz, yine kendi aleminde sırtını ağaca dayamış bir yandan sigarasını tüttürüyor bir yandan da dünün haberlerini okuyordu. Bilirsin kasabalara geç gelir gazete. Üstüne bir de sirkteyiz, göçebeyiz. Ondan ki ekseriyetle ancak bir gün öncesinin gazetesi okunur burda. Dünya yansa haberimiz olmayacak yani. Yok yok, o kadar da değil, sen bana bakma, bazen abartırım böyle. Radyomuz var çok şükür, hem sonra artık herkeste cep telefonu var di mi? Velhasıl senin anlayacağın, işte o gün herşey her zamanki gibiydi. Her sabahki, her öğlenki, her akşamki gibiydi. Kim bilebilirdi böyle bir felaketin geleceğini. Ama severdim merhumu, inan ki çok severdim. Nur içinde yatsın”.

O gün her zamankinden farkı bir gündü diyenler ise şunları söylüyordu:

“O gün o kadar zor uyandım ki...sanki bir gece önce çok içmişim ya da o gün hiç sevmediğim biriyle görüşecekmişim de yataktan kalkmak istemiyormuşum gibi. Hava ağırdı. Şair demiş ya, hani bizim büyük şair “Hava kurşun gibi ağır”, işte tam öyleydi. Canım birşey yemek de istemedi, sigaramı yaktığım gibi kapının önüne çıktım.
Sabah serinliği açar insanı bilirsin. Sağa baktım, Mehmet atlıkarıncanın başına geçmişti. Ama bu çocuk, atlıkarıncanın temizliğine hergün en büyük haynavdan yani zürafadan başlayan bu çocuk, o gün sümsük koyundan başlamıştı. Hayır olsun dedim.
Önümden Refik geçti sonra. Komiktir bizim Refik. Biraz aklı kıttır, belki ondan komiktir. Hayvanlarla en iyi o anlaşır. Ya da şöyle söylemek daha mı yerinde olur acaba? En iyi hayvanlarla anlaşır. Yanlış anlama, Refik’e kötü söz söylemek gibi bir niyetim yok. Söylemem de söyletmem de ama, belki aklı kıt olduğundan işte, hayvanı bizden daha çok sever. Bu yüzden bence bizim sirkte işini en severek yapan da şu garip Refik’tir. O sabah ama Refik’i gördüğümde yüzünde o saflığından, güzelliğinden eser yoktu. “N’oldu Refik? Sevgilinle mi atıştın yoksa?” diye takıldığımda ağzını bile açmadan elindeki kovaları gösterdi. Hayvanlara verilmek üzere bir gün önce kasaplardan, kuzuyu kurt kaptı diyip bize getiren ve mal sahibinin hakkını yemekten utanmayan çobanlardan, beş parasız kalmış olup elindeki son tavuğu da bize satmak zorunda olan fakir kasabalılardan alınan etlerin büyük kısmının kurtlanmış olduğunu o zaman gördüm. Hayır olsun dedim.
Ve sonra Çakır’ı, güzel gözlü yeniyetme Çakır’ı gördüm. Her zamankinin aksine en yaşlı trapezcimizle konuşuyordu. Yaşlı dedimse bakma sen, minare yıkılmış ama mihrap sağlam, öyle bir kadın. Yine de desek Çakır 16’lık delikanlı, bu kadın nerden baksan 36. Çakır’ın onca güzel trapezci arasında tutup o gece buna rüyalanmış olması...olacak iş değil ya üstünde durmadım, olur arada dedim.
Bu kadarla kalsa iyi! Müdür Osman her sabah sandalyesine kurulur, gevrek gevrek bizim falcı Ayten’i izler, bilir misin?
-Bilirim.
Ayten de müdür diye birşey diyemez. İçinden basıyordur küfürü ya, dışından birşey diyemez. O sabah ama Ayten’in Osman’ın önünde uzun uzun salındığını, bırak sade Osman’ı bu sirkin cümle erkeğini başına üşüştürecek dantelli donlarını bile bile ipin en önüne astığını gördüm.
-Hayır olsun dedin.
-Dedim ya demem mi. Ama şuna ne diyeceksin bakalım! Raziye Abla’nın kendisi kadar yaşlı kuşuyla ilk defa anladığım bir dilde konuştuğunu duydum. Raziye kuşa – ki adı Zümrüdüanka – “karar verdin mi öleceğin güne” dedi. Zümrüt “verdim, sen ölmeden hemen önce” dedi. Raziye Abla güldü kuşa. Kuş güldü Raziye Ablaya. Ya da ben öyle sandım. Eeee anlasak da tüm lügata hakim olmak zor bir günde. Sonra şıp diye sustu ikisi de. “Çok bekleme/çok bekletme” dedi biri diğerine. Neyi, niye, kimi...orasını da anlamadım yaaaa uğur olsun dedim.
Ve Selim’i gördüm. Çocukluk arkadaşımdır o benim bilir misin, az mı hovardalık yaptık, az mı sövdük şu Osman’a. Hey gidinin. O sabah Selim’de de bir tuhaflık vardı. Elinde bir gazete tutuyordu ama pek okuyor sayılmazdı. Daha çok Zehra’yla Ayten’in kaldığı çadırı gözler gibi geldi bana. Selim’i tanımasam o da Osman gibi Ayten’i dikizliyor diycem ama değil. Sinirliydi, öyle görünmemeye çalışıyordu ama belliydi siniri. Onu böyle görünce Halim’i aradı gözüm. Spor yapıyordu. Ama o da ayrı bi sinirliydi, tövbe estağfurullah. Gözünde hırs. Allasen söyle, sabah iki hareket yapmaya kalksan hırslanır mısın durup dururken? Bunlarda da var birşey, kavgalılar mıdır küsler midir diye düşündüm de gidip sormaya üşendim. İşe koyuldum ondan sonra.
Ama bitti sanma. Daha bunun öğleni var, ikindini var. Ne tuhaflıklar olmadı ki daha. Ancak körsen ya da aptalsan anlayamazsın yıllardır saat çarkı gibi işleyen sirkte birden böyle şeylerin olmasının kötüye işaret olduğunu. Ama artık olan oldu, ölen öldü. Çok severdim merhumu. İnan ki çok severdim. Nur içinde yatsın”.

O günü anlatırken ister herşey aynıydı ister herşey farklıydı demiş olsunlar, cambazın ölüm anına ilişkin hikaye üç aşağı beş yukarı benzerdi. Ve genelde şöyle başlıyorlardı anlatmaya:

“Akşama doğru gök yarıldı. Ama hiçbirimiz telaş yapmadık çünkü renkli kostümler giyip hayvanlarımızla hoplayıp zıplamak ve hatta ateşli çemberlerden ustaca geçmek gibi meziyetleri olan cüce Bekri’nin, bir de bulutlara bakıp hava durumunu tahmin etme ustalığı vardı. Ve gök yarılır yarılmaz bizim görmediğimiz bir uzaklığa dalıp saat 18.10 civarı yağmurun duracağını müjdelemişti “

Hikayenin burasında anlatanları durdurup “peki gerçekten öyle mi oldu?” diye soruyordum ve aldığım cevaplara göre yağmur 18.09 ila 18.12 arasında bir yerde gerçekten kesilmişti.

“-Peki öyle mi oldu?
-Evet. Son yağmur damlası burnuma düştüğünde saat 18.11’di. Yani ha on haa on bir di mi. İşte yağmur sonrası hepimiz 7’de kapıların açılması öncesi son hazırlıkları tamamlamak üzere koşturmaya başladık. Neden sonra, ben tam dönmedolabın yanından arkadaki hayvan kafeslerine doğru yürürken, bir grup sirk çırağının hararetle birşey tartıştıklarını duydum. Yanlarına gittim ve işte o zaman öğrendim: Selim Halim’e eğer isterse o akşamki gösteride ipte karşılıklı yürüyebileceklerini söylemiş. İp cambazlarında böyledir. Ustalığa adım atarken, karşılıklı çıkılır ipe. Hani var ya, bir ipte iki cambaz oynamaz derler. Eğer ikisi de ustaysa oynarlar. Bunu göstermek için, yani çırağın da artık ustası kadar becerikli olduğunu göstermek için, adettir bu.
Bu haberi duyunca telaşlandım. Selim’in son zamanlarda oyun mu değil mi bilmediğimiz bir huyu türemişti. İpte beşinci adımdayken dengesini yitiriyor- ya da miş gibi yapıyor – ve düşmeye başlıyordu. Halim de her seferinde trapezlerden biriyle sallanıp son anda yakalıyordu ustasını. Şimdi karşılıklı yürüyeceklerine göre...eğer Selim’inki oyun değil de gerçekse o zaman bu gece bu adamı kim tutacak diye düşündüm. Bu yüzden hemen müdür Osman’a koşturdum. Meğer haberi duyan ona geliyormuş. Bana Selimle konuştuğunu, vazgeçirmeye çalıştığını, ipten düşme olayının sadece gösteri amaçlı olduğu konusunda Selim’in kendisine çok dil döktüğünü, bu yüzden bu teklifi kabul etmek durumunda kaldığını, Halim’in akşamla ilgili çok heyecanlı olduğunu ve bu gece en son gösterinin onlar tarafından yapılması için her türlü ayarlamanın yapıldığını, onlar çıkarken halkı bilgilendirmek ve çok özel bir ana tanıklık ettiklerini gösterip biraz daha para koparabilmek için en genç trapezcinin neşeli ve kısa bir anons yapacağını, anonsta söyleneceklerin kendisi tarafından özenle yazıldığını uzun uzun anlattı.
Bunları duyunca inan olsun bütün kaygım dağıldı, keyfim yerine geldi. Malum, ustalığın alınması büyük olay. Tamam tamam, ondan değil de bu olay şerefine sabaha kadar içilip eğlenileceğinden dolayı mutluydum. Eeee, arada bize de eğlence lazım di mi? Ama öyle olmadı. İçtik içmesine de eğlenceden değil yastan içtik be yastan içtik.
Neyse. O akşam hepimiz gösterilerimizde çok iyiydik ve işini biteren izleyicilerin önüne bizler için özel olarak konmuş minderlere kuruluyordu. En sonunda trapezcilerin sağdan soldan ve hatta görüp görebileceğin her yerden aynı anda sanki çarpışacaklarmış gibi kendilerini aşağıya bırakıp havada kuğu gibi süzüldükleri muazzam gösteri de bitti ve Nazlı çıplak ayaklarına hızlıca geçiriverdiği topuklu terlikleriyle toprak alanın ortasına geldi, sanki salon leydisiymiş gibi tek bacağını arkadan kırarak seyircilerin önünde eğildi, selam verdi. Biz de seyircilerle birlikte büyük bir alkış kopardık. Cüce Bekri yerinden kalktı, mikrofonu Nazli’ya uzattı ve genç trapezcimiz Osman’ın ona ezberlettiği herşeyi teklemeden bir bir söyledi: 1935’te Gülleci Gökmen Ali ve Kediçevik Rüstem tarafından kurulan sirkimiz, şu ana kadar aslan terbiyecilerinden ateş yiyicilere, sihirbazlardan tek tekerlekli bisikletçilere kadar birçok usta yetiştirdi. Öncelikle çoğu hakkın rahmetine kavuşmuş bu ustalar için büyük bir alkış istiyorum. Şu an sirkimizde kadrolu olarak çalışmakta olan 18 usta ve onlardan zanaati öğrenmeye çabalayan 30’a yakın çırak bulunmaktadır. Çırakların eğitimi, ilgili alandaki en tecrübeli usta tarafından titizlikle yürütülmekte ve zamanı geldiğinde o alana özel olan geleneksel bir törenle çırağın ustalığı verilmektedir. Bu törenler, çırağın ustalığı hakettiğini büyük bir kitlenin önünde göstermesini zorunlu kılan nihai birer sınav gibi düşünülebilir.
Siz de bu akşam burada çok özel bir gösteriye şahit olacaksınız. İpin üstadlarından ve sirkimizin en kıdemli çalışanlarından, Kediçevik Rüstem’in oğlu ustaların ustası Selim’in beş senedir eğittiği çırağı Halim’in son sınavına tanıklık edeceksiniz. Bu eşsiz bir an, çünkü sirkimizde her sene birçok alanda ustalık törenleri olmasına rağmen, on senedir ilk defa bir ip cambazına ustalığı verilecek. Bu törenin, bu yeşil kuzey kasabasında, güleç ve neşeli insanlar arasında gerçekleşecek olmasından hepimizin mutluluk duyduğunu belirtir, Halim’in ustalığa geçiş sonrası alması gereken karavan ve eşyalar için yapabileceğiniz küçük katkılarınız olursa şimdiden teşekkür ederiz. Ve şimdi karşınızdaaaa, alkışlarla bayanlar baylar, karşınızda Halim ve Selim.
Nazlı coşkulu konuşmasını bitirir bitirmez yine muazzam bir alkış koptu ve sonra Halimle Selim’in 30 metrelik merdivenleri birer ikişer çıktığını gördük. İkisinin üstünde de siyah parlak kumaştan dar birer pantalon ve kolları kırmızı şeritli bol birer gömlek vardı. Abi-kardeş gibi aynı. İnan onları tanımayan biri böyle düşünürdü. Hareketlerinde beklenenin üstünde bir ahenk vardı. Sanki ilk defa değil de yıllardır birlikteymişler gibi, seyirciyi selamlamak için aynı anda eğiliyorlar, birbirlerini takdim etmek için aynı anda yüz yüze dönüyorlar, aynı anda el sallıyorlardı. O anda nedense, beş senedir ustasını sürekli gözleyen Halim’in ya çok iyi bir taklitçi ya da çok yetenekli bir gösterici olduğunu düşündüm. Zehra belirdi sonra. Her zamanki zerafetiyle seyircilerin önünden yavaş adımlarla geçti, sandalyesine oturdu ve çalmaya başladı. O çaldıkça cambazlar ipte yürüyecek, davul her tammmmmm diyişinde bir adım atacaklar, davulun ritmine göre yavaş yavaş hızlanacaklar, böyle böyle birbirlerine yaklaşacaklar ve en ortaya geldiklerinde havada takla atarak aşağıdaki havalı yastığa düşeceklerdi.
İşte bir anda ikisi de adım attı ipe. İp alışmamış ya hani aynı anda iki cambaza, biraz sallandı gibi geldi bana, ama ne Halim kıpırdadı ne Selim. Kaç senedir burdayım, hiç bu kadar heyecanlanmamıştım. İkinci adımı attılar, üçüncüyü, dördüncüyü ve beşinciyi...o anda cümle sirk sakini soluğumuzu tuttuk ve gerçekten düşmedi Selim. Islıklar yükseldi bizim gruptan, belki biraz da küfür. Eeee adam aylardır yüreğimizi ağzımıza getirmiş, olacak o kadar. Fakat biz böyle neşeyle bağırır çağırırken Halim’i gördüm tepede. Şaşkındı. Altıncı adımı atsa mı atmasa mı bilmez gibi dosdoğru Selim’e bakıyordu. Anlam veremedim. Ya da belki çocuk da korktu ustasının düşeceğinden ondan şaşırmıştır dedim. Selimse kendinden emin Zehra’nın tutturduğu ritimle ilerlemeye devam ediyordu. Halim bi gayret aradaki farkı kapatmak için üstüste iki hızlı adım attı, durdu. Bu sırada biraz da sağa sola sallandı. Zehra’ya baktı neden sonra. Zehra sadece önüne bakıyordu. Her gösteri de gülümseyerek en yukarıya, ustanın taa gözünün içine bakan kız...O an ritmin, gösterinin bu kısmı için oldukça yavaş olduğuna dikkat ettim. Yani Zehra her zaman başladığından yavaş başlamıştı ve normalde onuncu adımda çok daha tempolu çalması gerekirken hala oldukça uzun aralıklarla vurmaya devam ediyordu. Halim’in ilk gösterisi için böyle düşünülmüş olsa gerekti. Fakat Halim, artık Zehra’nın tam tamlarına çok da dikkat etmeden, tıpkı gündüz eğitimlerinde olduğu gibi hızlı hızlı yürüyordu. Bu çocuk geldiğinde de böyleydi biliyor musun? Çocukluğundan beri apartmanlara mı tırmanmamış, balkondan balkona mı atlamamış, pire gibi...tez canlı. Yine öyle tez canılıkla ilerliyordu ipte. Ama yanlıştı yaptığı...Nazar değdirdik ulan diye geçirdim içimden. Ahenk mahenk kalmamıştı çünkü. Sonra ama hatasını farketti çocuk ve şıp diye durdu. Selim’i bekledi. Tekrar başladı. Ne olduysa o zaman oldu. Daha yirminci adıma bile gelmemişlerken Halim bir Selim’e bir Zehra’ya bir de hızını bir türlü ayarlayamadığı ayaklarına bakarken dal gibi sallanmaya başladı ve düştü. Öyle de hızlı düştü ki, daha biz ne oluyor diyemeden, havalı yastığı onun hizasına yetiştirmeyi akıl edip koşturmaya başlayamadan, seyirciler çığlık atmayı bile hatırlayamadan çoktan yere çakılmıştı. İşte böyle. Ben ömrü hayatımda böyle bir olaya tanık olmadım. Bir keresinde filler küçük bir kızı ezmiş diyorlar. Çocukmuş daha, yani aslında bundan daha büyük bir trajedi. Ama görmek çok farklı. Gitmiyor. Hep aklımda. Bu yüzden çok içtik o akşam. Yastan. Ve daha da önemlisi gözümüz kapansın da Halim’in yüzünü unutalım diye içtik. Yaaaa. İşte böyle. Sen yakını mısın Halim’in? Bak yakınıysan eğer, o şerefsiz Osman çocuğun cenazesini kaldırıcaz diye kasabalıdan ne para topladı utanmaz...allah belasını versin onun. Git iste. İste de ailesine falan gönder bari. Yaaa, işte böyle. Başımız sağolsun.”

Olanlar için kimi Selim’i, kimi Halim’i, Zehra’ysa nedense kendini suçluyordu. O gece sadece birkaç kişiyle vedalaşıp sirkten ayrılan Selim’in dışarda bir hayata kolay kolay alışamayacağı ve birkaç aya döneceği söyleniyordu. Ama dönmedi.

Biri öldü, biri gitti.

Bu da 1935’te Gülleci Gökmen Ali ve Kediçevik Rüstem tarafından kurulan Gezginbalık Sirki’nin cambazsız kalışının hikayesidir.

Resim: The Acrobats Camp / William Parrott

Zehra’nın Dediği



Bu yeşil, nemli, gri göklü ve derin denizli kuzey kasabasındaki son günümüzde, çobanların hayvanları ağıllara geri sürdüğü ve çocukların 10 km ötedeki büyük kasabanın okul yolundan birer birer göründüğü o akşamüstü, usta cambaz Falcı Aytenle paylaştığımız renkli çadırımıza girip beni dışarı çıkardı. Uzaktan izleyen birine, bir erkeğin pat diye çadırımıza girmesi ve neredeyse hiçbir şey demeden beni götürmesi oldukça kaba görünebilirdi. Ama bana soracak olursanız, usta her zamanki gibi kibardı. Bunu da sadece elinin kolunun yaptıklarına değil bakışlarına da dikkat eden biri kolaylıkla farkedebilirdi.
Yıllar önce küçükken – ki hala küçüğüm, düşünün artık siz, daha da küçükken – usta yine böyle hiçbir söz etmeden, yine ağzında sigarası ve yine dışardakilere göre oldukça kaba bana göre alabildiğine nazik biçimde sürüklemişti beni dışarı. Sirkin ışıkları tamamen kaybolana kadar yürümüş ve yol boyunca birsürü insandan bahsetmiştik. Filci Hasan’ın aslında kekeme olduğundan ve sırf bu yüzden bizlerle sadece şarkı söyleyerek konuşabildiğinden, kart ustası Osman’ın oğlu Kamil’in babasına büyüyünce heykel olmak istediğini söylemesi üzerine, Osman’ın onu o zaman kaldığımız şehrin sembolü olan horoz heykelinin önüne götürüp “bunun gibi mi lan? “ diye azarlamasından – ve biliyor musunuz çocuğun aslında heykel değil heykeltraş demek istediğini ancak yedi yaşına geldiğinde anladık - sihirbaz Şiraz’ın yavru tavşanlardan birini doğumgünü münasebetiyle güzel gözlü Nesrin’e hediye etmesi ve akşamına pişman olup “ekmek param” diye geri istemesinden ve bizle birlikte şu tuhaf hayatı yaşayıp iyice tuhaflaşan dostlarımızın hikayelerinden bahsedip gülmüştük.
Sonra usta elimi tutup “Peki ne yapıyorsun sen burda? Niçin buraya geldin? Gerçekte ne isterdin?” demişti. “Burası gerçek değil mi?” diye sormuştum ben de olağanüstü saflığımla. O zaman yüzünde çoğu insanda göremeyeceğiniz o çizgiler belirmişti; iyi niyeti ve babacanlığı gösteren ve “Sen sahiden çok küçüksün Zehra” demişti sonunda. O gece bana hiç dokunmaması ve sonraki ve daha da sonraki günler hiç dokunmaması...belki de sırf bu yüzden sevdim onu. Ne dediğimi anlıyor musunuz? Sirke doğmamışsanız ve dışardan biriyseniz, daha gelir gelmez akbaba gibi yapışırlar eteğinize, yaşınıza da bakmazlar, sizi oraya “eti senin kemiği benim” diye teslim eden babanızın saçının akına da. Ben de belki...sırf bundan...dönmedolabın başında duran yakışıklı Mehmet ya da aletlerin yağlanmasından sorumlu istekli Ahmet yerine onu sevdim. Ve bir sene sonra, bu sefer ben tuttum onun elinden, ben çıkardım onu sirkin dışına. “Büyüdüm” dedim. O gece o geceydi. Yıldızlı ve güzeldi. O gece gibi bir gece beki bir daha gelmeyecekti.
Ve şimdi, gece değil de gri bir akşamüstü, bu sefer hiç konuşmadan ama oldukça kararlı bir biçimde götürüyordu beni bir yere. Toprak yıllar öncesindeki gibi ıtır kokuyordu yine ya da bana öyle geldi.
Ben bu anı o kadar uzun süredir bekliyordum ki...”Büyüdüm” diye karşısına dikildiğim o gece hariç, usta nedense bir daha yaklaşmamıştı bana. Daha doğrusu, hep abi gibiydi. Sonradan, belki de o ilk ve tek gecede çok beceriksiz davrandığımı düşünerek üzüldüm. O yüzden o akşamüstü gürgen ağaçlarının gölgesinde aşağılara, denizin kayalara çarptığı bir küçük kumsala doğru sessizce yürürken aklımdaki tek şey bu defa beceriksiz davranmamam gerektiğiydi.
Suyun değdiği tarafları yosun tutmuş o kayalığa indiğimizde, usta en sonunda konuştu:
-Şunun tepesine çıkalım mı? Biraz kaygan ama ben sana yardım ederim.
Sesim çıkmadı bile. Sadece başımla “olur” yaptım. Önce o tırmandı kayaya, sonra elimden tutup beni yanına çekti. Karşıda güneşin yavaş yavaş aşağıya sürüklendiğini ve birkaç balıkçılın denize batıp batıp çıktığını gördüm. Dalgalar,altımızdaki kayaya her çarptığında suyun ne kadar güçlü olduğunu hissettim. Ve arkamda ormanın kuytusunda hareket eden, yaşamı ve farklılığı müjdeleyen birçok çıtırdı duydum...duydum da yanımda usta var diye hiç korkmadım.
Bir, iki, üç ve dördüncü sigarasından sonra nihayet beklediğim oldu ve usta – hayır Selim diyeceğim artık – ve Selim elimi tuttu. Sonra birden döndü baktı:
-Zehra ...sen..sen beni seversin.
-Severim.
-Zehra, ben bu gece ölecek olsam?
-...
-Ve sen de aslında bunu engelleyebilsen?
-....
-Ne yapardın?
Herşeyi. Çocukluktan kalma yıldızlı bir gecenin hatrına, herşeyi yapardım. Senin için. Herşeyi...Demek istedim ama diyemedim.
-Ne yapmak gerekliyse yapardım işte.
-O zaman senden birşey isteyeceğim Zehra. Bugün davulları her zamankinden yavaş çalacaksın, anlaştık mı?
-N’oldu ki, başın belada mı yoksa? Ayrıca ne ilgisi var davullarla?
-Canım, lütfen, bunu sonra anlatırım belki. Belki de anlatmaya gerek bile kalmaz. Belki zaten ölmüş olurum. Ama lütfen, söyle bana, anlaştık mı?
-“Anlaştık” dedim usulca.

Elimi bıraktı, gülümsedi, “Haydi gidelim o zaman, akşama birşey kalmadı” dedi. Bu kadar. Gerisini hatırlamıyorum. Sirke nasıl döndük, yolda neler gördük, neler konuştuk...bilmiyorum. On sene geçmiş ve sonuçta istedği tek şey davulların yavaş çalınmasıydı. Oysa neler düşünmüştüm bir bilseniz, neler kurmuştum oraya inene kadar. Beceriksiz olmadığımı gösterecektim ona ve hep yapmak istediğim gibi “usta” diye değil de “Selim” diye seslenecektim. Davullar ha.
O gün ilk defa ölmek istedim. Hiç böyle hissettiniz mi siz de?

Resim: Yıldızlı Gece / Van Gogh