
Sirkin bu yeşil, nemli, gri göklü ve derin denizli kuzey kasabasındaki son gününde, bazılarına göre herşey her zamanki sıradanlığında bazılarına göre ise yaklaşmakta olan bir trajediyi muştulayan tuhaf birçok işaretin gölgesinde yaşandı.
O gün her zamanki gibi bir gündü diyenler anlatmaya genelde şöyle başlıyordu:
“O Cuma günü ben de herkes gibi saat 6’ya doğru uyandım. Kahvaltımı ettikten sonra – ki buna kahvaltı demeye bin şahit ister, iki üç bisküvi ve acı bir kahve, belki biraz bal, ama çok az, balı hemen tüketmemek lazım – evet kahvaltıdan sonra üstüme her zamanki kıyafetlerimi giyip karavanın küçük pencerisinden meydana baktım. Mehmet, dün geceden sonra sağına soluna dondurma, yağ ve bilumum yapışkan şeyin bulaştığı atlı karıncayı temizliyordu. Refik, elinde iki büyük kova, hayvanları yemlemek için arka tarafa dolanıyordu. Bak bu önemlidir. Hayvanların yemini suyunu ihmal edersen küserler. Evet, ilk başta terbiye etmek için aç bırakırız onları ama yetiştirdikten sonra nankörlüğe gelmez bunlar. Hele filler. Yeminle küserler. İnanır mısın, kaç tonluk hayvan, düşünsene. İstese tek ayağıyla üstüne basıverdi mi bir daha senden hayır gelmez kimseye. Bizim bi kızcağız vardı, Nermin, bunların bakımından sorumluydu, bi onu ezdi fillerden biri. Ama kazadır o da. Fil iyi hayvandır. Sen en çok hangi hayvanı seversin?
-At.
At da var bizde. Dört tane. İkisi Arap atı ikisi midilli. Neyse, ne diyordum, Refik oraya gidiyordu ve zaten bu saatte hep oraya giderdi. Ayten, yani sirkimizin gelecekgöreni, bi bok gördüğü de yok ya bakma sen...Ayten çamaşır asıyordu iki direk arasına gerdiği ipe. Temiz kadındır, bi giydiğini bi daha giymez. Ve Çakır, trapezci kızlardan biriyle laflıyordu. Adetidir, uyanır uyanmaz gider, bizim trapezcilerden birine takılır. Kimisi sabah uyandığında hangisine rüyalanmışsa ona gider der, kimisi daha ziyade en genç olanıyla, Nazlı’yla konuşur der. Ama benim penceremden hep ama hep gördüğüm kadarıyla, Çakır’a fark etmez, hangisine denk gelirse onun yanına gider. Neyse ne diyordum, Halim, diğer çıraklarla birlikte paylaştığı karavanının önünde sabah cimlastiği midir nedir bu çıraklar pek düşkündür, onu yapıyordu. Raziye Abla, sirkin en yaşlısı ve en saygı duyulanı, kafesini pencerenin önüne dayadığı kuşuyla kimsenin bilmediği bir dilde konuşuyor, o susunca kuş yine kimsenin anlamadığı bir dilde cevap veriyor ve sonra Raziye Abla anlatmaya devam ediyordu.
Sirk müdürü Osman, ki ben onu da onun müdürlüğünü de...neyse ağzımı bozmayayım şimdi, malum burası artık ölü evi. Ev de denmez ya, ölü sirki...Osman puştu sandalyesini kapının önüne çekmiş çamaşır asan Ayten’i dikizliyordu. Yüzünde pis bir sırıtış, yaşından başından utanmaz ki şerefsiz. Her sabah aynı şeyi yapar. Ayten de eğilip kalktıkça sallanan memelerini, sıyrılan etekliğini ne yapacağını bilemez, hızlı hızlı asar çamaşırını içeri girer.
Neyse, ne diyordum, Selim elinde gazetesi, yine herşeye ilgisiz, yine kendi aleminde sırtını ağaca dayamış bir yandan sigarasını tüttürüyor bir yandan da dünün haberlerini okuyordu. Bilirsin kasabalara geç gelir gazete. Üstüne bir de sirkteyiz, göçebeyiz. Ondan ki ekseriyetle ancak bir gün öncesinin gazetesi okunur burda. Dünya yansa haberimiz olmayacak yani. Yok yok, o kadar da değil, sen bana bakma, bazen abartırım böyle. Radyomuz var çok şükür, hem sonra artık herkeste cep telefonu var di mi? Velhasıl senin anlayacağın, işte o gün herşey her zamanki gibiydi. Her sabahki, her öğlenki, her akşamki gibiydi. Kim bilebilirdi böyle bir felaketin geleceğini. Ama severdim merhumu, inan ki çok severdim. Nur içinde yatsın”.
O gün her zamankinden farkı bir gündü diyenler ise şunları söylüyordu:
“O gün o kadar zor uyandım ki...sanki bir gece önce çok içmişim ya da o gün hiç sevmediğim biriyle görüşecekmişim de yataktan kalkmak istemiyormuşum gibi. Hava ağırdı. Şair demiş ya, hani bizim büyük şair “Hava kurşun gibi ağır”, işte tam öyleydi. Canım birşey yemek de istemedi, sigaramı yaktığım gibi kapının önüne çıktım.
Sabah serinliği açar insanı bilirsin. Sağa baktım, Mehmet atlıkarıncanın başına geçmişti. Ama bu çocuk, atlıkarıncanın temizliğine hergün en büyük haynavdan yani zürafadan başlayan bu çocuk, o gün sümsük koyundan başlamıştı. Hayır olsun dedim.
Önümden Refik geçti sonra. Komiktir bizim Refik. Biraz aklı kıttır, belki ondan komiktir. Hayvanlarla en iyi o anlaşır. Ya da şöyle söylemek daha mı yerinde olur acaba? En iyi hayvanlarla anlaşır. Yanlış anlama, Refik’e kötü söz söylemek gibi bir niyetim yok. Söylemem de söyletmem de ama, belki aklı kıt olduğundan işte, hayvanı bizden daha çok sever. Bu yüzden bence bizim sirkte işini en severek yapan da şu garip Refik’tir. O sabah ama Refik’i gördüğümde yüzünde o saflığından, güzelliğinden eser yoktu. “N’oldu Refik? Sevgilinle mi atıştın yoksa?” diye takıldığımda ağzını bile açmadan elindeki kovaları gösterdi. Hayvanlara verilmek üzere bir gün önce kasaplardan, kuzuyu kurt kaptı diyip bize getiren ve mal sahibinin hakkını yemekten utanmayan çobanlardan, beş parasız kalmış olup elindeki son tavuğu da bize satmak zorunda olan fakir kasabalılardan alınan etlerin büyük kısmının kurtlanmış olduğunu o zaman gördüm. Hayır olsun dedim.
Ve sonra Çakır’ı, güzel gözlü yeniyetme Çakır’ı gördüm. Her zamankinin aksine en yaşlı trapezcimizle konuşuyordu. Yaşlı dedimse bakma sen, minare yıkılmış ama mihrap sağlam, öyle bir kadın. Yine de desek Çakır 16’lık delikanlı, bu kadın nerden baksan 36. Çakır’ın onca güzel trapezci arasında tutup o gece buna rüyalanmış olması...olacak iş değil ya üstünde durmadım, olur arada dedim.
Bu kadarla kalsa iyi! Müdür Osman her sabah sandalyesine kurulur, gevrek gevrek bizim falcı Ayten’i izler, bilir misin?
-Bilirim.
Ayten de müdür diye birşey diyemez. İçinden basıyordur küfürü ya, dışından birşey diyemez. O sabah ama Ayten’in Osman’ın önünde uzun uzun salındığını, bırak sade Osman’ı bu sirkin cümle erkeğini başına üşüştürecek dantelli donlarını bile bile ipin en önüne astığını gördüm.
-Hayır olsun dedin.
-Dedim ya demem mi. Ama şuna ne diyeceksin bakalım! Raziye Abla’nın kendisi kadar yaşlı kuşuyla ilk defa anladığım bir dilde konuştuğunu duydum. Raziye kuşa – ki adı Zümrüdüanka – “karar verdin mi öleceğin güne” dedi. Zümrüt “verdim, sen ölmeden hemen önce” dedi. Raziye Abla güldü kuşa. Kuş güldü Raziye Ablaya. Ya da ben öyle sandım. Eeee anlasak da tüm lügata hakim olmak zor bir günde. Sonra şıp diye sustu ikisi de. “Çok bekleme/çok bekletme” dedi biri diğerine. Neyi, niye, kimi...orasını da anlamadım yaaaa uğur olsun dedim.
Ve Selim’i gördüm. Çocukluk arkadaşımdır o benim bilir misin, az mı hovardalık yaptık, az mı sövdük şu Osman’a. Hey gidinin. O sabah Selim’de de bir tuhaflık vardı. Elinde bir gazete tutuyordu ama pek okuyor sayılmazdı. Daha çok Zehra’yla Ayten’in kaldığı çadırı gözler gibi geldi bana. Selim’i tanımasam o da Osman gibi Ayten’i dikizliyor diycem ama değil. Sinirliydi, öyle görünmemeye çalışıyordu ama belliydi siniri. Onu böyle görünce Halim’i aradı gözüm. Spor yapıyordu. Ama o da ayrı bi sinirliydi, tövbe estağfurullah. Gözünde hırs. Allasen söyle, sabah iki hareket yapmaya kalksan hırslanır mısın durup dururken? Bunlarda da var birşey, kavgalılar mıdır küsler midir diye düşündüm de gidip sormaya üşendim. İşe koyuldum ondan sonra.
Ama bitti sanma. Daha bunun öğleni var, ikindini var. Ne tuhaflıklar olmadı ki daha. Ancak körsen ya da aptalsan anlayamazsın yıllardır saat çarkı gibi işleyen sirkte birden böyle şeylerin olmasının kötüye işaret olduğunu. Ama artık olan oldu, ölen öldü. Çok severdim merhumu. İnan ki çok severdim. Nur içinde yatsın”.
O günü anlatırken ister herşey aynıydı ister herşey farklıydı demiş olsunlar, cambazın ölüm anına ilişkin hikaye üç aşağı beş yukarı benzerdi. Ve genelde şöyle başlıyorlardı anlatmaya:
“Akşama doğru gök yarıldı. Ama hiçbirimiz telaş yapmadık çünkü renkli kostümler giyip hayvanlarımızla hoplayıp zıplamak ve hatta ateşli çemberlerden ustaca geçmek gibi meziyetleri olan cüce Bekri’nin, bir de bulutlara bakıp hava durumunu tahmin etme ustalığı vardı. Ve gök yarılır yarılmaz bizim görmediğimiz bir uzaklığa dalıp saat 18.10 civarı yağmurun duracağını müjdelemişti “
Hikayenin burasında anlatanları durdurup “peki gerçekten öyle mi oldu?” diye soruyordum ve aldığım cevaplara göre yağmur 18.09 ila 18.12 arasında bir yerde gerçekten kesilmişti.
“-Peki öyle mi oldu?
-Evet. Son yağmur damlası burnuma düştüğünde saat 18.11’di. Yani ha on haa on bir di mi. İşte yağmur sonrası hepimiz 7’de kapıların açılması öncesi son hazırlıkları tamamlamak üzere koşturmaya başladık. Neden sonra, ben tam dönmedolabın yanından arkadaki hayvan kafeslerine doğru yürürken, bir grup sirk çırağının hararetle birşey tartıştıklarını duydum. Yanlarına gittim ve işte o zaman öğrendim: Selim Halim’e eğer isterse o akşamki gösteride ipte karşılıklı yürüyebileceklerini söylemiş. İp cambazlarında böyledir. Ustalığa adım atarken, karşılıklı çıkılır ipe. Hani var ya, bir ipte iki cambaz oynamaz derler. Eğer ikisi de ustaysa oynarlar. Bunu göstermek için, yani çırağın da artık ustası kadar becerikli olduğunu göstermek için, adettir bu.
Bu haberi duyunca telaşlandım. Selim’in son zamanlarda oyun mu değil mi bilmediğimiz bir huyu türemişti. İpte beşinci adımdayken dengesini yitiriyor- ya da miş gibi yapıyor – ve düşmeye başlıyordu. Halim de her seferinde trapezlerden biriyle sallanıp son anda yakalıyordu ustasını. Şimdi karşılıklı yürüyeceklerine göre...eğer Selim’inki oyun değil de gerçekse o zaman bu gece bu adamı kim tutacak diye düşündüm. Bu yüzden hemen müdür Osman’a koşturdum. Meğer haberi duyan ona geliyormuş. Bana Selimle konuştuğunu, vazgeçirmeye çalıştığını, ipten düşme olayının sadece gösteri amaçlı olduğu konusunda Selim’in kendisine çok dil döktüğünü, bu yüzden bu teklifi kabul etmek durumunda kaldığını, Halim’in akşamla ilgili çok heyecanlı olduğunu ve bu gece en son gösterinin onlar tarafından yapılması için her türlü ayarlamanın yapıldığını, onlar çıkarken halkı bilgilendirmek ve çok özel bir ana tanıklık ettiklerini gösterip biraz daha para koparabilmek için en genç trapezcinin neşeli ve kısa bir anons yapacağını, anonsta söyleneceklerin kendisi tarafından özenle yazıldığını uzun uzun anlattı.
Bunları duyunca inan olsun bütün kaygım dağıldı, keyfim yerine geldi. Malum, ustalığın alınması büyük olay. Tamam tamam, ondan değil de bu olay şerefine sabaha kadar içilip eğlenileceğinden dolayı mutluydum. Eeee, arada bize de eğlence lazım di mi? Ama öyle olmadı. İçtik içmesine de eğlenceden değil yastan içtik be yastan içtik.
Neyse. O akşam hepimiz gösterilerimizde çok iyiydik ve işini biteren izleyicilerin önüne bizler için özel olarak konmuş minderlere kuruluyordu. En sonunda trapezcilerin sağdan soldan ve hatta görüp görebileceğin her yerden aynı anda sanki çarpışacaklarmış gibi kendilerini aşağıya bırakıp havada kuğu gibi süzüldükleri muazzam gösteri de bitti ve Nazlı çıplak ayaklarına hızlıca geçiriverdiği topuklu terlikleriyle toprak alanın ortasına geldi, sanki salon leydisiymiş gibi tek bacağını arkadan kırarak seyircilerin önünde eğildi, selam verdi. Biz de seyircilerle birlikte büyük bir alkış kopardık. Cüce Bekri yerinden kalktı, mikrofonu Nazli’ya uzattı ve genç trapezcimiz Osman’ın ona ezberlettiği herşeyi teklemeden bir bir söyledi: 1935’te Gülleci Gökmen Ali ve Kediçevik Rüstem tarafından kurulan sirkimiz, şu ana kadar aslan terbiyecilerinden ateş yiyicilere, sihirbazlardan tek tekerlekli bisikletçilere kadar birçok usta yetiştirdi. Öncelikle çoğu hakkın rahmetine kavuşmuş bu ustalar için büyük bir alkış istiyorum. Şu an sirkimizde kadrolu olarak çalışmakta olan 18 usta ve onlardan zanaati öğrenmeye çabalayan 30’a yakın çırak bulunmaktadır. Çırakların eğitimi, ilgili alandaki en tecrübeli usta tarafından titizlikle yürütülmekte ve zamanı geldiğinde o alana özel olan geleneksel bir törenle çırağın ustalığı verilmektedir. Bu törenler, çırağın ustalığı hakettiğini büyük bir kitlenin önünde göstermesini zorunlu kılan nihai birer sınav gibi düşünülebilir.
Siz de bu akşam burada çok özel bir gösteriye şahit olacaksınız. İpin üstadlarından ve sirkimizin en kıdemli çalışanlarından, Kediçevik Rüstem’in oğlu ustaların ustası Selim’in beş senedir eğittiği çırağı Halim’in son sınavına tanıklık edeceksiniz. Bu eşsiz bir an, çünkü sirkimizde her sene birçok alanda ustalık törenleri olmasına rağmen, on senedir ilk defa bir ip cambazına ustalığı verilecek. Bu törenin, bu yeşil kuzey kasabasında, güleç ve neşeli insanlar arasında gerçekleşecek olmasından hepimizin mutluluk duyduğunu belirtir, Halim’in ustalığa geçiş sonrası alması gereken karavan ve eşyalar için yapabileceğiniz küçük katkılarınız olursa şimdiden teşekkür ederiz. Ve şimdi karşınızdaaaa, alkışlarla bayanlar baylar, karşınızda Halim ve Selim.
Nazlı coşkulu konuşmasını bitirir bitirmez yine muazzam bir alkış koptu ve sonra Halimle Selim’in 30 metrelik merdivenleri birer ikişer çıktığını gördük. İkisinin üstünde de siyah parlak kumaştan dar birer pantalon ve kolları kırmızı şeritli bol birer gömlek vardı. Abi-kardeş gibi aynı. İnan onları tanımayan biri böyle düşünürdü. Hareketlerinde beklenenin üstünde bir ahenk vardı. Sanki ilk defa değil de yıllardır birlikteymişler gibi, seyirciyi selamlamak için aynı anda eğiliyorlar, birbirlerini takdim etmek için aynı anda yüz yüze dönüyorlar, aynı anda el sallıyorlardı. O anda nedense, beş senedir ustasını sürekli gözleyen Halim’in ya çok iyi bir taklitçi ya da çok yetenekli bir gösterici olduğunu düşündüm. Zehra belirdi sonra. Her zamanki zerafetiyle seyircilerin önünden yavaş adımlarla geçti, sandalyesine oturdu ve çalmaya başladı. O çaldıkça cambazlar ipte yürüyecek, davul her tammmmmm diyişinde bir adım atacaklar, davulun ritmine göre yavaş yavaş hızlanacaklar, böyle böyle birbirlerine yaklaşacaklar ve en ortaya geldiklerinde havada takla atarak aşağıdaki havalı yastığa düşeceklerdi.
İşte bir anda ikisi de adım attı ipe. İp alışmamış ya hani aynı anda iki cambaza, biraz sallandı gibi geldi bana, ama ne Halim kıpırdadı ne Selim. Kaç senedir burdayım, hiç bu kadar heyecanlanmamıştım. İkinci adımı attılar, üçüncüyü, dördüncüyü ve beşinciyi...o anda cümle sirk sakini soluğumuzu tuttuk ve gerçekten düşmedi Selim. Islıklar yükseldi bizim gruptan, belki biraz da küfür. Eeee adam aylardır yüreğimizi ağzımıza getirmiş, olacak o kadar. Fakat biz böyle neşeyle bağırır çağırırken Halim’i gördüm tepede. Şaşkındı. Altıncı adımı atsa mı atmasa mı bilmez gibi dosdoğru Selim’e bakıyordu. Anlam veremedim. Ya da belki çocuk da korktu ustasının düşeceğinden ondan şaşırmıştır dedim. Selimse kendinden emin Zehra’nın tutturduğu ritimle ilerlemeye devam ediyordu. Halim bi gayret aradaki farkı kapatmak için üstüste iki hızlı adım attı, durdu. Bu sırada biraz da sağa sola sallandı. Zehra’ya baktı neden sonra. Zehra sadece önüne bakıyordu. Her gösteri de gülümseyerek en yukarıya, ustanın taa gözünün içine bakan kız...O an ritmin, gösterinin bu kısmı için oldukça yavaş olduğuna dikkat ettim. Yani Zehra her zaman başladığından yavaş başlamıştı ve normalde onuncu adımda çok daha tempolu çalması gerekirken hala oldukça uzun aralıklarla vurmaya devam ediyordu. Halim’in ilk gösterisi için böyle düşünülmüş olsa gerekti. Fakat Halim, artık Zehra’nın tam tamlarına çok da dikkat etmeden, tıpkı gündüz eğitimlerinde olduğu gibi hızlı hızlı yürüyordu. Bu çocuk geldiğinde de böyleydi biliyor musun? Çocukluğundan beri apartmanlara mı tırmanmamış, balkondan balkona mı atlamamış, pire gibi...tez canlı. Yine öyle tez canılıkla ilerliyordu ipte. Ama yanlıştı yaptığı...Nazar değdirdik ulan diye geçirdim içimden. Ahenk mahenk kalmamıştı çünkü. Sonra ama hatasını farketti çocuk ve şıp diye durdu. Selim’i bekledi. Tekrar başladı. Ne olduysa o zaman oldu. Daha yirminci adıma bile gelmemişlerken Halim bir Selim’e bir Zehra’ya bir de hızını bir türlü ayarlayamadığı ayaklarına bakarken dal gibi sallanmaya başladı ve düştü. Öyle de hızlı düştü ki, daha biz ne oluyor diyemeden, havalı yastığı onun hizasına yetiştirmeyi akıl edip koşturmaya başlayamadan, seyirciler çığlık atmayı bile hatırlayamadan çoktan yere çakılmıştı. İşte böyle. Ben ömrü hayatımda böyle bir olaya tanık olmadım. Bir keresinde filler küçük bir kızı ezmiş diyorlar. Çocukmuş daha, yani aslında bundan daha büyük bir trajedi. Ama görmek çok farklı. Gitmiyor. Hep aklımda. Bu yüzden çok içtik o akşam. Yastan. Ve daha da önemlisi gözümüz kapansın da Halim’in yüzünü unutalım diye içtik. Yaaaa. İşte böyle. Sen yakını mısın Halim’in? Bak yakınıysan eğer, o şerefsiz Osman çocuğun cenazesini kaldırıcaz diye kasabalıdan ne para topladı utanmaz...allah belasını versin onun. Git iste. İste de ailesine falan gönder bari. Yaaa, işte böyle. Başımız sağolsun.”
Olanlar için kimi Selim’i, kimi Halim’i, Zehra’ysa nedense kendini suçluyordu. O gece sadece birkaç kişiyle vedalaşıp sirkten ayrılan Selim’in dışarda bir hayata kolay kolay alışamayacağı ve birkaç aya döneceği söyleniyordu. Ama dönmedi.
Biri öldü, biri gitti.
Bu da 1935’te Gülleci Gökmen Ali ve Kediçevik Rüstem tarafından kurulan Gezginbalık Sirki’nin cambazsız kalışının hikayesidir.
Resim: The Acrobats Camp / William Parrott