05 Ocak 2009

Cevf-i Leyl'de Bir Haber



Ve içtik ve unuttuk ve kendimizi mutlu saydık bir an.
Ama çok da uzun olmayan, kısacık bir an.

Ertesi sabah uyandığımda başımdaki ağrı biraz dinsin diye ardarda üç bardak su içtikten ve bir ağrıkesici yuvarladıktan sonra, duşun altında kıpırtısız durup neden hüzünlü olduğumu düşündüm. "Elimizdeki veriler sizin mutsuz olmaya hakkınız olmadığını söylüyor Sayın NERmin. İyi bir işiniz, güzel bir eviniz, sürekli görüştüğünüz dostlarınız ve hatta Cezmi adında mor bir balığınız var. Böyleyken lütfen suyun altına falan girip, ne bileyim efendim, ellerinizi yüzünüze filan kapatıp ahhh niye hüzünlüyüm diye düşünmeyiniz. Lütfen ama lütfen, sinir etmeyin beni sevgili Ner. Bakın korkarım ki böyle giderse şu hep dalga geçtiğiniz, depresyonu bi halt sanan gerzek hatunlar gibi olacaksınız. Bence yapılması gereken önce şu ağrıyı dindirmek, sonra ŞaşmazYaşar Bakkal'dan gazete, taze ekmek ve yumurta almak. Güzel bir kahvaltı eşliğinde gazetelerin tüm haftasonu eklerini okumak. Sonra çıkıp alışveriş yapmak ve hatta kuaföre gidip saçlarla oynatmak. Evet Ner, hüzünlüyüm demeye hakkınız yoksa bile kuaföre gitmeye var. Zira bugün çok düşünmeden, sorgulamadan, bomboş geçirilecek bir gün olmalı. Akşam olup da geriye baktığınızda hiçbirşey hatırlamamalı, ne zamanki dişinizi fırçalamaya banyoya gittiniz o zaman aynada kendinizi görünce aaa tabii ya, saçımı kestirmiştim demeli ve nihayet o gün yaptığınız birşeyi hatırladığınız için gülümsemelisiniz".

Ben böyle kendi kendime konuşmayı severim. Anne yadigarıdır. O da pasta yaparken konuşurdu: "Böreğimiz bugün sanki çok güzel olacak Mukaddes. Pofur pofur...Biraz daha dereotu mu doğrasak içine? Yok Mukaddes, böyle iyi. Senin elinin ayarı iyidir, olmuştur olmuştur".

Başımın ağrısı omuriliğimden başlayarak yukarıya doğru hafif hafif azaldı ve en sonunda kulağımın arkasında minik bir noktaya hapsoldu. Banyoda kendime söylediğim herşeyi bir bir yaptıktan sonra, en sonunda gazeteleri elime alıp geniş koltuğa kuruldum ve ilk sigaramı keyifle tüttürürken, üç gazetede de aynı konuyla ilgili haberin yine bambaşka şekillerde verildiğini gördüm:
Ünlü Şarkıcının Şok Eden Sözleri: Bol bol sevişin
Ünlü Şarkıcının Samimi İtirafı: Evden besmelesiz çıkmam
Ünlü Şarkıcıdan Önemli Uyarı: Oylarımızı bölmeyelim

Beş sene önce kızkardeşimle yüksek tirajlı bütün gazetelerin sosyo-politik olaylara hep aynı görüşlerle yorum yaptığına karar verip, haftada bir oldukça muhafazakar ya da devrimci gazeteleri de almaya karar vermiştik. Bazen işte, aslında hepimizi ilgilendirmesi gereken çok önemli bir konunun yüksek tirajlı gazetelerde yedinci sayfanın sol alt köşesinde oldukça önemsiz bir habermiş gibi verildiğini, aynı haberin çok satılmayan diğer gazetelerde manşetten girildiğini hayretle görür ve birbirimize her haftasonu aynı alışkanlıkla "bak iyi ki almışız bu hafta da falanca gazeteyi" derdik. Bazen de yine herkesin aslında bilmesi gereken başka bir haberi bu küçük gazetelerin hiç vermediğini, büyük gazetelerin ise günlerce konu ettiğini görür ve aslında medyanın hiçbir kolunun bir diğerinden farklı olmadığını üzülerek hatırlardık. Belki de bu yüzden Cevf-i Leyl'i keşfetmek ikimizi de oldukça mutlu etmişti.

Eski dilde geceyarısı demek olan ve adının neden böyle olduğu yazarları tarafından gereksiz görüldüğü için hiç açıklanmayan Cevf-i Leyl, şehrin haftalık gazetesiydi. Reklam almaya kesinlikle karşı olan bu gazete, onun yerine eski gazetelerde yayınlanan zamanın naif reklamlarını basar ve oldukça cüzzi bir ücrete satılırdı. Bundan üç sene önce benim de bir ara öğrencisi olduğum hukuk fakültesinin sigara dumanlı, tost kokulu kantinlerinden birinde, ilk olarak üç arkadaş tarafından teksirle çoğaltılarak fanzin olarak dağıtılmıştı. Oldukça amatör ve sevimli olan bu ilk baskılarda bile, Cevf-i Leyl'in asıl derdinin yanlı haber yapan büyük medya patronlarıyla alay etmek olduğu anlaşılıyordu. Bunun yanında haberlerin bir kısmı da şehirde yaşayan insanlarla ilgiliydi. Ama bu yazılar, o çok sıkıcı yerel gazetelerin verdiği "Kaymakamımızın kızı Gülümser Güldengüzel ile ünlü fabrikatörümüzün oğlu Velinimet Hanhamambeyoğullarından dün şahene bir tören ile evlenmişlerdir" türünden değil, bizim gibi, yani tek özelliği bu şehirde yaşamak olan sıradan insanların hayatları ile ilgiliydi. İlk sayıda okuduğum bir haber aşağı yukarı şöyleydi mesela:

"Öğrendiğimize göre Yiğit Temiz dün saat 10.02 civarlarında üç gömlek, yedi don, beş çift çorap ve bir çarşaftan ibaret olan beyazlı çamaşırlarını makinaya doldurmuş ve sonrasında arkadaşlarıyla iki tek atmak için dışarı çıkmıştır. Saat 00.02 dolaylarında eve dönen talih kurbanı gencimiz, çamaşır makinasını boşaltmak için kapağı açtığında tüm kıyafetlerin ve dahi Sümerbank'tan alınma emektar çarşafın üstünde siyahlı grili dalgalar olduğunu görmüştür. Olayın sorumlusunun, daha önceden makinada kalmış ve eski sevgilisinden hediye olan siyah bir t-shirt olduğunu anlamakta gecikmeyen Yiğit kardeşimiz, t-shirt-ü sana da hediyene de nidaları eşliğinde balkondan aşağı fırlatmıştır. Neyse ki ıslak t-shirt Cevf-i Leyl'in cevval yazarlarından Can'ın kafasına inmiş de biz de size anlatabildik".

O gün artık kulağımın arkasına hapsolmuş minik ağrı da tamamen gittikten sonra, Cevf-i Leyl'i şekersiz bol köpüklü türk kahvesi eşliğinde okumaya başladım ve ikinci sayfanın sağ üst köşesinde onu gördüm. Daha doğrusu ismini...Bu şehirde belki de yüzlerce Cenk varken, nasıl oldu da c'yi görür görmez onun dün tanıştığım - daha önce taışmış olduğumuzu iddia eden - çocuk olduğunu anladım bilmiyorum. Haber standart uzunlukta ve tam olarak şöyleydi:

"Geçtiğimiz seneyi şehrimizden kilometrelerce uzakta, görevlendirildiği bir proje nedeniyle kuş uçmaz kervan geçmez bir coğrafyada, çoğu geceyi yıldızlara bazı geceleri ise aya bakıp çocukluk hayali olan astronotluk mesleğini icra edemediğine hayıflanarak geçirmiş olan Cenk Güney'e, dün KırmızıDivan'da rastladık. Kendisini tanımayız etmeyiz ama adının Cenk olduğunu öğrenir öğrenmez, Cevf-i Leyl'in cin kalemlerinden Celil, parçaları birleştirerek dikkatleri barın yanında asılı duran "Beklerken Zaman Geçsin" tahtasına çekti. Böylece Cenk Bey'in bizim ona rastlamamızdan tam olarak üç saat onbeş dakika önce Ner isimli biriyle zaman geçirdiğini öğrenmiş olduk. Gazetemiz dedikodu, televole, popstar ve türevlerine külliyen karşı olduğundan "Peki kızın arkadaşları geldiğinde kalkmak zorunda olduğunuz için üzüldünüz mü?" ya da "Birlikte geçen zaman hiç bitmesin istediniz mi?" gibi gudik sorular yöneltmedik. Bittabii burcunu, en sevdiği rengi, tuttuğu takımı da sormadık. Onun yerine en son gördüğü rüyayı anlatmasını istedik. Cenk Bey şöyle dedi:
Rüyamda yeşil boyalı bir duvar üstüne yanyana asılmış, birbirinin kopyası iki resim var. Resim(ler)de deniz ve gök, gemilerden ateşlenen topların dumanından morumsu griye dönmüş, karaya da sis oturmuş, göz gözü görmüyor. Gemilerden biri suya batmak üzere ama diğerleri sapasağlam. Belli ki donanması güçlü bir millet durup dururken başka bir yeri almak üzere. Herneyse, sol taraftaki resme yaklaşıp elimi değdiriyorum ve bu sırada farkediyorum ki istesem resmin içine girebilirim. Giriyorum da. Yüksekçe bir tepenin üstündeyim ve az önceki durgun karenin aslında sadece ima ettiği herşeyi açıkça görüyorum. Aşağıda ölü insanlar, çığlıklar, top gümbürtüsü, barut kokusu, sisin bile örtmekte zorlandığı bir uzun yangın...Korkup geri dönmek istiyorum ve o sırada kendimi sağ taraftaki resmin içinden çıkarken buluyorum. Yani birinden girilip diğerinden çıkılıyormuş nasıl oluyorsa artık. Malum, rüya bu. Ama biliyor musun, sonra düşündüm üstüne neden böyle birşey gördüm diye. Birincisi o gün bir arkadaşım "savaş görmemiş bir kuşağız biz, o yüzden bilmiyoruz bu memleketin toprağının kıymetini" gibi abuk bir cümle kurmuştu. İkincisi, bir hafta önce izlediğim bir filmde başrol oyuncusu rüyalarını izleyiciye, tıpkı benim rüyamdaki tablolar gibi yanyana duran iki pencereden gösteriyordu...biri sağ göz...biri sol göz. Ama işte görüyorsun ya, benim zihnim bu pencereleri tablo yapmış, sonra da arkadaşımın söylediği şu savaş deneyimini yaşamak nasıl olurdu diye, istediğim zaman dışına çıkabileceğim bir savaşın ortasına göndermiş. İşte bazı rüyalar bu denli çakma oluyor. Bazısı, çok azı ise sembolik...

Cenk Bey'e, Cevf-i Leyl'e bilinçaltının sarsılmaz kapılarını içtenlikle açtığı ve çakma da olsa rüyasını paylaştığı için teşekkürü borç biliriz".

Haberi ardarda üç kere okuduktan ve her seferinde keşke bir seferlik televolecilik yapıp şu "hiç bitmesin istediniz mi o an" sorusunu sorsalardı diye üzüldükten sonra, bu adamı o akşam da görmek istediğimi anladım. Hüzün müzün kalmadı, birden mor sisler dağıldı. Zer'i, Güz'ü, Arda'yı ayrı ayrı arayıp akşam için sözleştim. Kuaföre gittim. Bir de kendime yeni bir çift pabuç aldım. Sanki herşey yolundaydı yine. "Neden bir anda herşey yolunda, sonra başka bir an tepetaklak?" diye düşünmedim bile. Sadece bir salisecik, yeni kırmızı topuklularımla kapıdan çıkarken, minicik bir an aklımdan geçti: "Ya gelmezse?"

Resim: Cevf-i Leyl'in son sayısındandır.

4 yorum:

Adsız dedi ki...

ya gelmezse?
- gelmeyeceği bile bile gidilir aslında çoğu kez..
yine beynimin uyuşukluğunu kıpraştıran bi yazı, teşekkürler..

KuzeyGüney dedi ki...

Gulsencim, cok tesekkurler...

yakınuzak dedi ki...

Berfum, bu rüya bana Dario Argento'nun Sthendal Sendromu isimli filmini anımsattı. Ayrıca Ner'in sıkıntısı da bana Ezginin Günlüğü'nün "Eksik Bir Şey" isimli şarkısını anımsattı. Çağrışımlar çok şiddetli gördüğün gibi, haftasonu gene psikodrama vardı desem anlarsın sanırım...:)
P.S. Ayrıca gelmezse bir şey olmaz, çünkü Arda var, Zer var, Güz var, hem kendisi var Hiç korkmasın bir şey olmaz...

KuzeyGüney dedi ki...

Canim sen hep bahsedersin ama ben hala o filmi izlemedim. Bu vesileyle bulayim izleyeyim. Psikodrama varsa konuscak seyler de var demektir...:p