21 Temmuz 2008

KırmızıDivan Barı'nın Kadınlar Tuvaleti


KırmızıDivan Barında neden herkesin, özellikle de kadınların hemen sarhoş olduğu hiç bilinmezdi. Bu konu şehir insanlarının o kadar tuhafına gidiyordu ki, alkollü bir gecenin sonunda KırmızıDivan’dan çıkıp ertesi gün unutmak isteyecekleri birçok şey yapan erkekler ve kadınlar, bir süre düşündükten sonra soluğu hemen karakolda alırlar ve şikayet dilekçeleri yazarlardı. Sundukları biralar, votkalar, şaraplar ve rakılar sayısız kontrolden geçen bu barda, genel kuralların aksine hizmet verildiğini gösteren hiçbir kanıt bulunamamıştı. Ve şikayet dilekçesi yazan bu insanların neden ertesi gün yine de koşarak buraya geldikleri bir muammaydı.

O akşam - ki bunun tam olarak hangi akşam olduğunun hiçbir önemi yok- ben de herkes gibi daha ikinci biramda çakırkeyftim. Kadınlar tuvaletine giden uzun koridor herzamanki gibi kırmızı ve dumanlıydı. Duvarlara asılmış olan birkaç eski zaman fotoğrafına ve kimin boyadığı bilinmeyen resimlere, yine çok tanıdık birilerine bakar gibi baktım. Bu, buraya her gelişimde kendi kendime oynadığım bir oyundu. Bir fotoğrafta 60 yaşlarında olduğu hafifçe çıkmış kamburundan ve ensesinin altında birer ikişer anca seçilen kırlaşmış saçlarından belli olan bir adam, fötr şapkasının ve ince çizgili takım elbisesinin sakil duruşundan, zamanın kıyafet ve şapka kanunundan birkaç gün sonraya tekabül ettiğini hemen belli ediyordu. Başka birinde, milli bayramlardan birinde kısacık şortlar giydirilmiş olan liseli kızlar, saçları iki yandan örgülü, mutlu gülümsüyorlar, ve bakan herkeste bu karede kendi annesinin de olduğu izlenimini doğuruyorlardı. Belki bundandır ki, fotoğraf çerçevesinin sağında duvara yazılmış şöyle bir yazı vardı: “Bu fotoğrafın aynısı aile albümümüzde de var. Bar sahiplerine sordum, ama bunu nerden bulduklarını hatırlayamadılar. Annemin hangisi olduğunu söylemeyeceğim. Ama lütfen kızların bacaklarına çok bakmayın. Alper”.

Resimlerin birkaçı soyut ve pek birşey ifade etmeyen türdendi. Ya da ben bu türü çok sevmediğim için onların önünden geçerken hep ayakkabılarıma bakar ve bir dahaki sefere daha düz birşey giymem gerektiğini düşünürdüm. Evet, sarhoşken bu topuklularla yürümek zor oluyor ve ben bunu hep aptal soyut resimlerin önünden geçerken fark ediyorum. Ama bir resim vardı ki, işte o başkaydı. Tıpkı annesinin bulunduğu fotoğrafın nasıl olup da buraya geldiğini anlamaya çalışan çocuk gibi, ben de defalarca barmeninden tutun da elinde hep bir kadeh rakıyla dolanan ve KırmızıDivan’ın sahibinin sevgilisi olduğu her halinden belli olan şuh kadına, arada buraya uğrayıp, etrafı kartal gözleriyle süzen ve KırmızıDivan’ın sahibinin eşi olduğu her halinden belli olan rüküş kadına ve tabii barın sahibine kadar herkese “gerçek mi taklit mi”, “kimin portresi acaba?” , “ressam Türk mü?”, “birine göstermeyi düşündünüz mü?”, “ben birini çağırıp...mesela bir simsarı...araştırsam, aaaa hayır mı...pekii”, “arkasında tarih olabilir mi?” gibi sorular sormuş, her defasında da kimsenin hiçbir fikri olmadığını hayretler içinde görerek bu sefer kütüphanelerde, sanat kitaplarında ve tabii sınırsız diye bilinen internet aleminde çaresizce bir ipucu aramıştım. Fakat boşunaydı.

Resimdeki kadın bence Sabahattin Ali’nin o muazzam kitabında uzun uzun anlattığı Kürk Mantolu Madonna’sına benziyordu. Yüzü biraz daha solgun ve kemikliydi. Yaşını tahmin etmekse neredeyse imkansızdı. Ama beni her seferinde bu resmin önüne çivileyen, kadının yüzündeki ifade ya da anlamı bulma çabası değil, elbisesinin kıvrımlarına ince ince yazılmış ve çoktan silinmiş harflerde yatan gizleri çözmekti. Acı yeşil ve dizlerin hemen altına kadar uzanan ve bacak bacak üstüne attığı için çoğu yeri gölgeli ve içe kıvrılmış olan bu elbisenin pilelerinde, evet, sadece çok dikkatli baktığınızda fark edebileceğiniz harfler vardı. İlk baktığımda bunun yalnızca fırça hatası olduğunu düşünmüş, fakat sonrakilerden birinde etek ucuna doğru uzanan eciş bücüş bir “b” harfini ustalıkla seçmiş, sonra da her gelişimde biraz daha detay görür olmuştum. Haftalardır çabalamama rağmen yine de daha eteğin ilk pilesinde yazan cümleyi tamamlamayı başaramamıştım ve o akşam da resmin önünde geçirdiğim beş dakikaya rağmen “u” dan başka birşey göremeyerek duvara kurşun kalemle bu yeni harfi işledim:

B_ _s_ y b_k_ _y_ _u_

Tuvalete girdiğimde aynanın önünde öpüşen iki kız gördüm. Kızlar da beni gördüler ve istiflerini hiç bozmadılar. Uzun boylu olanı işten çıkmış, saçı fönlü, kısa ceketli ve 6 punto uzunluğunda siyah topuklu ayakkabı giyen biriydi. Kısa boylu olanı, dersten çıkmış, saçı dağınık topuzlu ve Converse’li biriydi. Kızlar birbirlerini tanımıyorlardı ve muhtemelen ertesi gün karakola gidip KırmızıDivan hakkında şikayet dilekçesi yazacaklardı.

Barın genel havasıyla hiç örtüşmeyen aslan başlı pirinç tokmağı çevirdiğimde akan suyun altına, herzamanki gibi önce bileklerimi uzattım. Sarhoşken yapılacak en iyi şeydir ya da bana öyle gelir. İki dakika boyunca öyle durmak zorundaydım, bu yüzden yine etrafı seyre daldım. Tuvaletlerin birinden belli belirsiz hıçkırıklar arasında telefonla konuşan bir kızın sesi geliyordu. Kız karşıdakine “Artık mutlu olmak istiyorum. Bunu hakediyorum” dedi. Karşıdaki eğer kadınsa ona verebileceği beylik cevaplar şunlardı:
1- Biliyorum.
2- Haklısın canım.
3- Evet, mutlu olmayı senden daha çok hakeden biri olamaz.
Karşıdaki erkekse ona verebileceği beylik cevaplarsa şunlardı:
1- Bunu yarın uzuuuuun uzun konuşalım.
2- Gelip seni alayım mı?
3- Ne kadar içtin sen?

Karşıdaki kızın sevgilisiyse “Ben de mutlu olmanı istiyorum, ne yapabilirim söyle” demiş olmalıydı histerik ve aşırı düşünceli bir edayla.
Karşıdaki her kimse içinden şöyle geçiriyordu bence “Gecenin bir vakti sarhoş olmuş ve kendini bi halt sanmaya başlamış. Ben de burda sabırla onu dinlemek zorundayım. Kapatsa da uyusam”.
Telefondaki kız “Bunu yapmak istemiyorum, sana gelmek istiyorum” dedi sonra. Gün gibi açıktı, eski sevgiliydi telefondaki.

Yandaki kabinden gelen sifon sesi telefonlu kızın sesini gittikçe bastırdı ve bir süre sadece tiz hıçkırıklar duyuldu tuvalette. Diğer kabinden çıkan kız hiç sarhoş değildi. İşte buna çok şaşırdım. Cebinden çıkarttığı rujuyla dudaklarını boyadı iyice. Ellerim hala suyun içindeydi ama nedense bana uzattı ruju birden. Teşekkür ettim ve istemediğimi söyledim. Duvara yaslanmış ve artık bazı kıyafetleri üzerlerinde olmayan diğer iki kıza uzun uzun baktı, sonra bana döndü “bazı insanların unutmak isteyecekleri şeyleri bu kadar istekle yapmaları ne ironik di mi?” dedi ve gitti.

Arkasından uzunca bir süre baktım. Aslında daha çok hayranlıkla...çünkü gecenin bir vakti burda sarhoş olmayan ve ne dediğini bilen birini bulmak zordu.
Sonra telefonlu kız, her defasında sesi daha da yükselerek ardarda aynı cümleyi bağırmaya başladı birden: "Bana ne oluyor...bana ne oluyor...bana ne oluyor" ve içeriden tuvaletin kapısına birşey vuruluyor olduğunu gösteren o kalın ses gelmeye başladı. “Tak...tak.....tak....tak”. Yüzümü çarçabuk yıkayıp aynada kendime baktığımda, yanağımdan ve burnumun ucundan süzülen damlalar arasında suratımda şaşkınlık, korku, merak, ürkeklik, telaş...kısacası türümüzü tehlikelerden korumak için evrimsel olarak gelilmiş her türlü duyguyu yansıtan ifade vardı.

Duvara yaslanmış olan ve artık üzerlerinde hiçbir şey kalmamış olan kızlar hala duymuyorlardı birşey. Ama telefonlu kızın bulunduğu tuvaletin kapısının sarsıldığı aynadan açık seçik görünüyordu. Kapıya yaklaştım ve tokmağı zorladım, açılmıyordu. Herşey hayal gibi...herşey ağır çekim...aynadaki görüntüm, aynada o an tuvalette olan diğer kadınların görüntüsü, aynada tuvalet kapısının sarsılan görüntüsü...Diğer kabine girdim, klozetin tepesine çıkıp boşluktan kafamı uzattım telefonlu kıza doğru. “Dur... lütfen” diyebildim sadece. Sesim o kadar kısıktı ki beni duymadı sandım. Ama kız durdu birden. Başını yukarı kaldırdı. İşte o an alnından dört yol boyunca aşağıya uzanan kanı, gözlerini tamamen kapatmış olan kanı ve artık yerdeki karolarda tıpkı koridorun duvarlarındaki gibi anlamsız bir soyut resim oluşturmaya başlamış olan kanı gördüm. Kıpkırmızı ve hem yaşamı hem ölümü aynı anda müjdeleyen.

Tuvaletten çıkıp o uzun koridor boyunca arkama bakmadan koştum. Sadece bir an, küçücük bir an resimdeki yeşil elbisenin pilesine takıldı gözüm. Barmen’e olan biteni çarçabuk anlatıp tuvalete koşturan insanların arkasından bakakaldığımda, aklımda birden şu cümle belirdi:

Birşey Bekliyorum.
Evet, buydu eteğin kıvrımlarından birinde yazan.

Resim: Bar Scene IV - Rhanavardkar Madjid

3 yorum:

Deniz Ural dedi ki...

Dırırırınn... Yeni bir heyecan bizleri bekliyor! :)
Berfucum, cambazların içinde bulunduğundan çok daha fantastik ortamlara girdiğimi hissediyorum.

KuzeyGüney dedi ki...

Denizcim senin yorumunu okuyunca "Tınzeeeeey tınnzeeeeey" sesi yankılandı kulaklarımda:) Biliyorum ki sendeni benden, Yiğit'ten, Beyza'dan ve Pınar'dan başkasına hiç birşey ifade etmeyecek bu tınzey durumu ama olsun.
Ne güzel bayramdı o di mi? Sizin evin altkatında Leman'lara Lemenyak'lara yumulmuştuk, "Loş ışıkta sevdiceğim diye komidini okşamışım usulca" gibi şeylere manyakça gülmüştük. Ben Ruh Üşümesi'ni bir günde okuyup bitirmiştim sonra...Senin doğumgününü kutlamıştık bi de:)
Neyse efendim, umarım beğenirsiniz bu yeni dünyayı:)

Bezis dedi ki...

Beğenmek ne kelime. Beni birek içine aldın gene öykünün...

Gariptir ki dün gece telefonun karşısındaki şunu yaşattım:
[Karşıdaki her kimse içinden şöyle geçiriyordu bence “Gecenin bir vakti sarhoş olmuş ve kendini bi halt sanmaya başlamış. Ben de burda sabırla onu dinlemek zorundayım. Kapatsa da uyusam”.]

Devamı gele!