12 Temmuz 2008

Zehra’nın Dediği



Bu yeşil, nemli, gri göklü ve derin denizli kuzey kasabasındaki son günümüzde, çobanların hayvanları ağıllara geri sürdüğü ve çocukların 10 km ötedeki büyük kasabanın okul yolundan birer birer göründüğü o akşamüstü, usta cambaz Falcı Aytenle paylaştığımız renkli çadırımıza girip beni dışarı çıkardı. Uzaktan izleyen birine, bir erkeğin pat diye çadırımıza girmesi ve neredeyse hiçbir şey demeden beni götürmesi oldukça kaba görünebilirdi. Ama bana soracak olursanız, usta her zamanki gibi kibardı. Bunu da sadece elinin kolunun yaptıklarına değil bakışlarına da dikkat eden biri kolaylıkla farkedebilirdi.
Yıllar önce küçükken – ki hala küçüğüm, düşünün artık siz, daha da küçükken – usta yine böyle hiçbir söz etmeden, yine ağzında sigarası ve yine dışardakilere göre oldukça kaba bana göre alabildiğine nazik biçimde sürüklemişti beni dışarı. Sirkin ışıkları tamamen kaybolana kadar yürümüş ve yol boyunca birsürü insandan bahsetmiştik. Filci Hasan’ın aslında kekeme olduğundan ve sırf bu yüzden bizlerle sadece şarkı söyleyerek konuşabildiğinden, kart ustası Osman’ın oğlu Kamil’in babasına büyüyünce heykel olmak istediğini söylemesi üzerine, Osman’ın onu o zaman kaldığımız şehrin sembolü olan horoz heykelinin önüne götürüp “bunun gibi mi lan? “ diye azarlamasından – ve biliyor musunuz çocuğun aslında heykel değil heykeltraş demek istediğini ancak yedi yaşına geldiğinde anladık - sihirbaz Şiraz’ın yavru tavşanlardan birini doğumgünü münasebetiyle güzel gözlü Nesrin’e hediye etmesi ve akşamına pişman olup “ekmek param” diye geri istemesinden ve bizle birlikte şu tuhaf hayatı yaşayıp iyice tuhaflaşan dostlarımızın hikayelerinden bahsedip gülmüştük.
Sonra usta elimi tutup “Peki ne yapıyorsun sen burda? Niçin buraya geldin? Gerçekte ne isterdin?” demişti. “Burası gerçek değil mi?” diye sormuştum ben de olağanüstü saflığımla. O zaman yüzünde çoğu insanda göremeyeceğiniz o çizgiler belirmişti; iyi niyeti ve babacanlığı gösteren ve “Sen sahiden çok küçüksün Zehra” demişti sonunda. O gece bana hiç dokunmaması ve sonraki ve daha da sonraki günler hiç dokunmaması...belki de sırf bu yüzden sevdim onu. Ne dediğimi anlıyor musunuz? Sirke doğmamışsanız ve dışardan biriyseniz, daha gelir gelmez akbaba gibi yapışırlar eteğinize, yaşınıza da bakmazlar, sizi oraya “eti senin kemiği benim” diye teslim eden babanızın saçının akına da. Ben de belki...sırf bundan...dönmedolabın başında duran yakışıklı Mehmet ya da aletlerin yağlanmasından sorumlu istekli Ahmet yerine onu sevdim. Ve bir sene sonra, bu sefer ben tuttum onun elinden, ben çıkardım onu sirkin dışına. “Büyüdüm” dedim. O gece o geceydi. Yıldızlı ve güzeldi. O gece gibi bir gece beki bir daha gelmeyecekti.
Ve şimdi, gece değil de gri bir akşamüstü, bu sefer hiç konuşmadan ama oldukça kararlı bir biçimde götürüyordu beni bir yere. Toprak yıllar öncesindeki gibi ıtır kokuyordu yine ya da bana öyle geldi.
Ben bu anı o kadar uzun süredir bekliyordum ki...”Büyüdüm” diye karşısına dikildiğim o gece hariç, usta nedense bir daha yaklaşmamıştı bana. Daha doğrusu, hep abi gibiydi. Sonradan, belki de o ilk ve tek gecede çok beceriksiz davrandığımı düşünerek üzüldüm. O yüzden o akşamüstü gürgen ağaçlarının gölgesinde aşağılara, denizin kayalara çarptığı bir küçük kumsala doğru sessizce yürürken aklımdaki tek şey bu defa beceriksiz davranmamam gerektiğiydi.
Suyun değdiği tarafları yosun tutmuş o kayalığa indiğimizde, usta en sonunda konuştu:
-Şunun tepesine çıkalım mı? Biraz kaygan ama ben sana yardım ederim.
Sesim çıkmadı bile. Sadece başımla “olur” yaptım. Önce o tırmandı kayaya, sonra elimden tutup beni yanına çekti. Karşıda güneşin yavaş yavaş aşağıya sürüklendiğini ve birkaç balıkçılın denize batıp batıp çıktığını gördüm. Dalgalar,altımızdaki kayaya her çarptığında suyun ne kadar güçlü olduğunu hissettim. Ve arkamda ormanın kuytusunda hareket eden, yaşamı ve farklılığı müjdeleyen birçok çıtırdı duydum...duydum da yanımda usta var diye hiç korkmadım.
Bir, iki, üç ve dördüncü sigarasından sonra nihayet beklediğim oldu ve usta – hayır Selim diyeceğim artık – ve Selim elimi tuttu. Sonra birden döndü baktı:
-Zehra ...sen..sen beni seversin.
-Severim.
-Zehra, ben bu gece ölecek olsam?
-...
-Ve sen de aslında bunu engelleyebilsen?
-....
-Ne yapardın?
Herşeyi. Çocukluktan kalma yıldızlı bir gecenin hatrına, herşeyi yapardım. Senin için. Herşeyi...Demek istedim ama diyemedim.
-Ne yapmak gerekliyse yapardım işte.
-O zaman senden birşey isteyeceğim Zehra. Bugün davulları her zamankinden yavaş çalacaksın, anlaştık mı?
-N’oldu ki, başın belada mı yoksa? Ayrıca ne ilgisi var davullarla?
-Canım, lütfen, bunu sonra anlatırım belki. Belki de anlatmaya gerek bile kalmaz. Belki zaten ölmüş olurum. Ama lütfen, söyle bana, anlaştık mı?
-“Anlaştık” dedim usulca.

Elimi bıraktı, gülümsedi, “Haydi gidelim o zaman, akşama birşey kalmadı” dedi. Bu kadar. Gerisini hatırlamıyorum. Sirke nasıl döndük, yolda neler gördük, neler konuştuk...bilmiyorum. On sene geçmiş ve sonuçta istedği tek şey davulların yavaş çalınmasıydı. Oysa neler düşünmüştüm bir bilseniz, neler kurmuştum oraya inene kadar. Beceriksiz olmadığımı gösterecektim ona ve hep yapmak istediğim gibi “usta” diye değil de “Selim” diye seslenecektim. Davullar ha.
O gün ilk defa ölmek istedim. Hiç böyle hissettiniz mi siz de?

Resim: Yıldızlı Gece / Van Gogh

2 yorum:

EdWood dedi ki...

"çobanların hayvanları ağıllara geri sürdüğü ve çocukların 10 km ötedeki büyük kasabanın okul yolundan birer birer göründüğü o akşamüstü" ne kadar güzel bir cümle!

Sayıalrı sevmeyen ben, "10 km ötedeki" yerine "uzaktaki" derdim.

Ama bu senin cümlen, unutmayacağım bir şiir gibi aklımda kalacak artık hep.

KuzeyGüney dedi ki...

Ya nasıl teşekkür etsem ki, acaip mutlu oldum okumana bunlari.
Bitirmeye çalıştığım birkaç öykü daha var, ama onları yayınlamıcam artık. Şu post'undna hareketle, bana sağlam eleştirmen lazım, seni seçtim. versem okuyup, böyle düzeltmeler yapar mısın ki?