02 Mayıs 2008

Cambazların Dediği

Ben Selim. Usta Cambaz.
Bugün 30 Nisan ve günlerden Cuma.

Birgün ölürsem bunun bir bahar günü ve kuzey kasabalarından birinde olmasını isterim. Hiç beklenmedik bir yağmurun boşaldığı, insanların renkli şemsiyelerini açıp koşturduğu ya da saçak altına sığındığı bir akşamüstü...

O kasabalarda hep vardır ya bir meyhane...Hani erkeklerin ve özellikle balıkçıların akşam ezanından sonra oturup demlendikleri, salaş bir meyhane...İşte o meyhanede birkaç tek attıktan sonra ölmek isterim. Tanımadığım adamlarla şöyle uzuuun bir muhabbet tellendiririz. Önce spor, sonra siyaset, hep birlikte küfredilir ekonomiye...Sonra muhakkak ki konu kadınlara gelir ve meyhanedeki tüm erkekler kasabanın tek genelevindeki iri memeli kadınları hatırlayıp gevrek gevrek gülerler. Şimdi düşündüm de...onlar gülerken ben kimi düşünürüm? O zaman durun!!!

Tam olarak meyhaneden sonra değil, oradan da çıkıp kasabanın tek genelevine gittikten sonra ölmek daha anlamlı olabilir. Kasabada hep aynı adamları görmekten sıkılmış kadınlar benim gelmemden dolayı mutlu olurlar. Orada bir, bilemedin iki saat kalırım ve sonra meyhaneye geri dönerim. Gecenin o vaktinde nereden geliyor olduğumu hemen anlar kasabalı erkekler ve bağırırlar “beye tek değil duble çek”. Rakı bir dikişte içilecek zıkkım değildir ama öleceğim içime doğmuş olur o akşam vakti, ve fondip yaparım. Ağzımın acısını alsın diye sunulan karanfili çiğneye çiğneye çıkarım meyhaneden. Sirk kasabanın dışına kuruludur her zamanki gibi. Uzaktan bakınca terkedilmiş bir film setinin paslanan oyuncakları gibi durmaktadır kurduğumuz tüm aletler. Çadırların çoğu karanlık, bazılarının önünde fenerler yanmaktadır. Yağmur sonrası toprak kokusu, meşe ağaçlarının ıtırlı kokusu... İşte o anda ölmek isterim. Tam sirkin kurulduğu alana adımımı atmışken...Yani hep burdaydım ve aslında hiç burda değildim der gibi. İşte öyle ölmek isterim.

Söyleyin bana, bu güzel bir ölüm müdür?

Ben Halim. Yedek Cambaz.
Bugün 30 Nisan ve günlerden Cuma.

Birgün ölürsem bunun beklenmedik bir ölüm olmasını isterim.
Öyle bir gün olur ki o, aslında herşey bir süredir habercisidir benim öleceğimin ve ben bunu farketmemişimdir.

O gün sabah uyandığımda zihnimde hala devam etmekte olan bir rüya vardır. Gözlerimi açmadan başını hatırmaya zorlarım kendimi, çünkü bilirim ki günün ilk ışığı gözbebeğime değdiğinde rüyanın tüm izlerini silecektir. Rüyayı hatırlamaya çalışırken aklımdan birçok şey geçer...Kopuk kopuktur herşey. İşte yeşil bir terlik, terliğin sahibi olduğu belli olan bir çift kadın ayağı, kadın bacak bacak üstüne atmış, bir ayağını sallıyor...ayakları çok güzel...altı çukurca. Ayak parmakları tam sevdiğim gibi kemikli ve uzun. Bileği çok zayıf. Bir yerlerden atlasa ilk onlar kırılır. Kırılgan olduğu için beğenmekteyimdir kadını. Sonra daha da zorlarım kendimi başka şeyler hatırlamaya...İşte içinde iki balığın olduğu bir kavanoz...Bir reçel kavanozunun içine sıkışmış iki balık...yerleri o kadar dar ki hep birbirlerinin ardında dönüp duruyorlar...sanki birbirlerini kovalıyorlar...ama kimin kimi kovaladığını dışarıdan izleyen kimse anlayamıyor. Peki bunun o kırılgan kadınla ne ilgisi var? Başka? İşte bir çocuk ve yanındaki masada duran kırık makas. Kimin çocuğu bu diye bir kez daha zorlarım kendimi ama artık iyiden iyiye kendime gelmeye başlamışımdır ve rüya solmaktadır. Ha gayret diyip direnirim uyanmaya ve aklımdaki son imge elimi kadının ayağının altındaki çukurda gezdirdiğim olur.


Ve o anda...aklımda bu imge varken birdenbire ölmek isterim. Uykuyla uyanıklık arasında. Aslında ne de çok işaret varken çevremde...hiç anlamamış olarak, bilmemiş olarak ölmek isterim.

Söyleyin bana, bu güzel bir ölüm müdür?

Cambaz Hikayeleri - Dört


Ben, anlatıcı.

Usta cambaz hergün beşinci adımını atar atmaz düşmekte ve artık kimse bunun gerçek mi kurgu mu olduğunu sorgulamamaktaydı.
Usta cambaz katilini arıyordu günlerdir ve Halim’i bulmuştu.
Halim farkedilmeyi bekliyordu yıllardır ve maktülünü bulmuştu.

Aslında olaylar tam olarak ne Halim’in ne Selim’in anlattığı gibiydi. Biz onların kurguladığı biçimde biliyoruz herşeyi. İkisi de anlattı bize derdini ve biz her ikisine de hak verdik. İkisi de hem biraz doğru hem biraz yalan söyledi ve bunu tahmin etmemize rağmen birşey diyemedik.

Olayların aslına gelecek olursak... Pardon, unutmuşum. Olayların aslının bir önemi yok artık. Biri ölecek ne de olsa.

03 Mart 2008

D.'nin Hikayesi - Zarlar


Akşam oldu, perdeler kapandı, sofra kuruldu, yemek yendi, “ajans” dinlendi, çay demlendi, çocuklar oynasınlar diye yan odaya gönderildi. Karşımda kayınpederim, elinde tavlası, yüzünde babacan gülümsemesi... tıpkı bir iki saat önce vapurda sıkıntıyla öngördüğüm gibi. Tek bir farkla, şimdi benim de yüzümde dostane bir gülümseme var. Haftada bir akşam yemeğine gelinen bu evde eşinin babasıyla politikadan bahsetmekten, tavla atmaktan hoşlanan damat gülümsemesi...Aslında içimde tuhaf bir huzur da var. Bu huzur, tanıdıklığın/bildikliğin huzuru. Nasıl mı?

Üç dakika içinde pullar yerleştirilecek, beyazlar Hilmi Baba’nın, siyahlar benim olacak. Büyük zarı o atacak, ilk o başlayacak ve altı dört kapısını en geç iki adımda kapatacak. Attığı her zarla birlikte bazı tekerlemeler sıralayacak. Ben arada nasıl oynayacağımı düşünürken “haydi damat, köşeye mi sıkıştın” diye takılacak. O böyle dedikçe eşim ve annesi kafalarını televizyondan çevirip bize gülümseyecekler, Ayla Anne “uğraşma oğlanla” diye Hilmi Baba’ya çıkışacak, eşim arada çaylarımızı tazelemeye gelecek, o geldikçe ben “karım çok güzel” diye düşüneceğim...“Karım çok alımlı, saçları simsiyah/uzun..Kızlarım da çok güzel...Ben mutlu olması gereken bir adamım. Mutlu ol D.” diyeceğim içimden kendime ve karım bunları düşündüğümü anlamasın diye hep ama hep gülümseyeceğim.

İlk eli Hilmi Baba alacak. İkinci elde muhakkak mars olucam. Üçüncü elde sanki hırslanmışım gibi davranıp daha heyecanlı oynamaya başlıycam ve zarlar benden yana olursa bu sefer Hilmi Baba mars olacak. Dördüncü eli koşulsuz kayınpedere bırakıcam ve son elde tavlayı koltuğum altına alıp “yine şeytanın bacağını kıramadım baba” diyip yenilgiyi kabullenen damadı oynıycam.
Her hafta ve her hafta...bir tek ben mi sıkılıyorum bundan diye düşüneceğim ve yine eşimin güzel olduğunu hatırlayıp “Mutlu olmalısın D.” diyeceğim içimden. Ya iş arkadaşın Ferit gibi olsan daha mı iyiydi? Ferit ki bekar, allahın günü dışarda, şirket yemeklerine her seferinde farklı bir kadın getirir. Güzel kadınlar getirir ve benim karım da en az onlar kadar güzeldir. Ferit ki düzeni yok...Ne yapar yalnız kaldığında düşünürüm. Mutlu mudur acaba ve “değildir” desem de kendi kendime bilirim ki aslında o benden daha mut...

Üç dakika nasıl da geçmiş. Pullar dizili, demek ki bunları düşünürken elim de işlemiş. Hilmi Baba büyük zarı atmış başlamış. Altı dört kapısını daha ilk seferde kapatmış. Avcumda çalkalanan iki küpü olanca gücümle ortaya sallıyorum: dört üç. Pulları bir bir ilerletirken aklımda yine aynı yüz. Nazlı, zeytin ağaçlı bir bahçede, yanında ben...Tavlanın zarlarından birini kaybetmişiz, iki büklüm arıyoruz. Az önce dinmiş yağmurdan, taşların arasında biten otların kokusu burnumuzda...Nazlı kahkahalar atıyor ve benim yüzümde gerçek bir gülümseme...En sonunda bulamayacağımızı anladığımızda ikimiz de yere oturuyoruz. Ellerimiz taşların üstünde...serinlik ve güzel ot kokusu. İlk defa orada öpüşüyoruz.

Nazlı, karımdan güzel değil. Belki sadece göğüslerini cömertçe ortaya çıkaran şu kırmızı bluzları yüzünden birçok kadından güzel görünüyor. Nazlı anne de olmazdı, istemezdi. Nazlı’nın babası Hilmi Baba gibi baba, annesi Ayla Anne gibi anne de olmazdı bana. “O yüzden şimdi bunları unutup, burada, bu insanlarla mutlu olmalısın D.” diyorum yine yine yine.
Ama belleğim unutmak istediklerimi o kadar canlı tutuyor ki... Artık ezberlemiş olduğum ve hiç beklemediğim zamanlarda birden kafalarını dışarı çıkartıp “ben buradayım, hiç gitmedim” diyen bu hayal(et)ler keşke benim olmasaydı…Keşke sadece izlemiş olduğum bir filmin kareleri olsalardı… Ulysses’in Bakışı’ndaki sis sahnesi gibi ya da nehirde büyük bir heykelin yamacında yolculuk edilen o sahne gibi…Başka birilerinin anıları olsaydı bunlar. Başka birilerinin…Ferit’in mesela. Benim yerime aptal Ferit acı çekseydi vapurda. Ama böyle düşünmemeliyim, böyle dememeliyim “Mutlu olmalısını D., mutlu olmalısın D., mutlu olmalısın D., mutlu olmalısın …..”
Avcumdaki zarları 30 saniyedir sallayıp durduğumun ve bu arada Hilmi Baba’nın sesini hiç mi hiç işitmediğimin farkında bile değilim. Karım, annesi ve babası…şimdi hepsi şaşkın…şimdi hepsi başımda. Eşim endişeli gözlerle soruyor:
. - N’oldu D.? Korktum.
Bu soruyla birlikte parmaklarım da gevşiyor, zarlar sessiz bir gürültüyle tahtaya düşüyor: Altı Altı
- Mutsuzum.

24 Şubat 2008

Usta Cambazın Dediği



Ben Selim. Usta Cambaz. Gezginbalık Sirki’nin usta cambazı. Bu ismi babam vermiş sirke. Ben olsam, ağırlığı olan ve yıllar yılı güçlenecek başka bir isim verirdim. Unutulmayacak, köklü, sağlam bir isim. Ama babam gezginbalık demiş. Balıklar zaten gezgin değil midir? Yoksa bu isim bizim oradan oraya konargöçerken aslında bir gün oltanın ucundaki salak yemi yiyip zokalanacağımızı anlatmak için mi? Özgür olduğumuzu, ancak yalnızca suyun içinde ayrı bir dünyada ve deryada, tamamen kendimize benzer canlılar arasında var olabileceğimizi ve karada sabit bir hayatın bizim için asla mümkün olmayacağını anlatmak için mi? Bunu hiçbirimiz öğrenemeyeceğiz, çünkü hem babam hem de onunla birlikte bu sirki kuran diğer arkadaşları birer birer öldüler. Nedense sirk insanlarının ömrü kısa oluyor. Bunu o kadar iyi biliyorum ki.

Ben babadan cambazım. Halim ve daha başka bir sürü heyecanlı yeniyetme gibi sonradan bu işi seçmedim. 42 sene önce bu sirkte doğdum. Annem aslan terbiyecisiydi. Ölümü bu sirkte çoğu kişiye kısmet olmamış biçimde huzurlu ve oldukça normal gerçekleşti. Terbiye ettiği iki aslan - dişiyi Melek erkeği de Kelek diye severdi- arkasından bir hafta yas tuttular. Bu şimdiye kadar kedigillerde görülmedik bir hassasiyet olduğundan birkaç büyük televizyon kanalı bile konuyla ilgilendi, sürekli acı içinde kükreyen aslanların kafesinin önüne çadır kurup belgesel çekmek isteyenler bile oldu. Sirk müdürümüz Osman, kendisi tam bir mezarcıdır, annemin ölümünden bile işte, bu sayede para kazandı. Haram zıkkım olsun.

Önce annem gitti. Sonra, ondan birkaç sene sonra da babam. Babam nasıl mı öldü? Bunu sonra anlatayım.

Babam erken öleceğini bildiğinden midir nedir, daha aklım hiç bir şeye ermezken, hatta dengede durmayı bile zar zor becerirken ipin üstüne çıkarmıştı beni. O gittikten sonra gözü gibi sevdiği sirkte onun yerini almak, “o” olmak… Bunun başından beri babamın planı olduğunu şimdi çok daha açık şekilde görüyorum. Bunları söylerken ben, siz çoktan yarısından fazlası tükenmiş bu hayattan pişman olup olmadığımı merak ettiniz. Evet, pişmanım. Kim pişman değil ki! Tıkıldığın o küçücük kasabadan çıkmayı gözü yemeyen sen, sevmediğin bir kadınla evlenip çoluk çocuğa karışan sen, otobüste yanında oturan kadının hayatını, kocasının nasıl biri olduğunu, ne iş yaptığını ve yüzünün neden gülümser olduğunu merak eden sen, sizler pişman değil misiniz?

Pişmanım çünkü bu göçebelik beni kimseye hiçbir yere bağlanamayan, huysuz, başına buyruk bir adam yaptı. Pişmanım, zira isterdim ki bir kadın olsun, benimdir diyebileyim, sahipleneyim… Onun yerine işte, burada her gün daha da yalnızlaşan, yaşlanan, benim gibi buraya doğmuş kadınlarla çiftleşiyorum. Buna sevişmek bile denemez, evet, çiftleşiyorum. Tamamen dürtüsel olarak, erkekliğin bizim türümüze yıllardır buyurduğu gibi. Ama üreme amacıyla değil. Bir çocuğum olması fikrinden, ömrümün burada geçeceğine karar verdiğim gün vazgeçtim. Bir lanet gibi, bu sirki başka bir çocuğun daha omzuna yüklemeyeyim, erkek olursa benim gibi cambaz olur, kız olursa cambazların altına giren kadınlardan biri olur diye korktum. Çok da iyi bir karar vermişim. Zira çocuk yerine, kader bana şu Halim’i gönderdi. Buraya ilk gençliğin verdiği bütün heveslerle koşup gelen, gördüğüm en yetenekli cambaz olan Halim’i bir kardeş, özlemi çekilen bir oğul ve unutulmuş daha birçok şey gibi sevmek istedim. Ama hırs…en hoşlanmadığım şeydir hırs. Ve Halim’de en çok olan şeydir. Ve Halim’i Halim yapan, beni de ondan iyice uzaklaştıran şeydir.

Size her şeyi en başından anlatmak isterdim. Halim’in buraya geldiği günden başlardım ve onun 30 metrelik ip üstünde kedi gibi yürüyüp sonra kendini yere bırakışından, yere düşüşündeki zariflikten, gözlerindeki ışığın en parlak olduğu ve bana saygı duyduğu o ilk zamanlarımızdan bahsederdim. Ama bunlar artık aslında hiç yaşanmamış ve kurgulanmış bir geçmişin kırıntıları gibi duruyor.

Aslında benim çöküşüm (ki bunu böyle nitelendirmeyi kabullenmek bile bana acı veriyor, ama artık çaresizim ve çaresiz bir insan her şeyi yapabilir her şeyi düşünebilir çaresiz insanlardan korkmak lazım bence ve ben gerçekten çaresizim. Pardon, bunu zaten söylemişim) yüzünde nur olmayan bir falcının ağzından dökülenlerle birlikte başladı. İki yaz önce hayatında sirk görmemiş yoksul bir halkı eğlendirmek, ceplerinde şıngırdayan bozukluklarını toparlayıp en azından sulak yerlere gidişimizi garantileyebilecek parayı sağlamak için kurak bir kasabaya çadır kurmuştuk. Orada kaldığımız ilk iki gece neredeyse hiç iş yapmadık. Birkaç meraklı çocuk ve kümes hayvanı dışında ziyaretimize gelen olmadı. Üçüncü gün, artık yavaş yavaş toplanıp civar yerlere gitme kararı alınmışken sirkimiz dolmaya başladı. Çevre köylerden ve kasabalardan gelen ziyaretçiler, nikahı yeni kıyılmış gelinlikli damatlıklı çiftler, 80’inde ve bir ayağı çukurda nineler, kısacası görüp görebileceğiniz herkes sirke doluşmuştu. Gösterimden sonra aldığım alkış kulaklarımın pasını almıştı ve iyice keyiflenmiştim. Bu yüzden eli boşta olan başka bir sirk sakiniyle çiftleşip keyfime keyif katmak için dışarıda dolanmaya başladım. Gelecekgörenler Çadırı’nın yanından geçerken bir çekişme sesi duydum. Arkadan bakınca bu kasabaya göre oldukça hoş ve alımlı olan bir kadın, falcımızın tepesine dikilmiş onu yalancılık, sahtecilik ve hilekarlıkla suçluyor ve parasını geri istiyordu. Atışmaları belki 10 dakika devam etti etmedi, kadın bana dönüp “Sen söyle” dedi. “Bu kadın sence gerçek bir falcı mı?”. Ayten’in fal bakmayı bilmediğini hepimiz bilirdik, fakat bir müşterinin önünde bunu kim nasıl itiraf edebilirdi ki. Omzumu silkip arkamı döndüm, ama kadının ince uzun parmakları omzumu kavradı. “Dur”. Bu emir cümlesiyle birlikte tekrar onlara döndüm ve kadının yüzünde daha önce kimsede görmediğim bir yorgunluk gördüm. Ve o bunu gördüğümü gözlerimden okudu. Ve dedi ki: “Şaşırdın değil mi? İşte, gerçek bir falcının yüzü benimki gibi olur. Gerçek bir falcı, yani ona gelen insanların bütün dertlerini okuyabilen bir falcı, bunların getirdiği acıyla baş edemez ve en sonunda benim gibi bir sıfata sahip olur. Senin bu arkadaşın gibi pembe yanaklı, çakmak bakışlı kalamaz”. “Beni ilgilendirmiyor” dedim sadece ama kadın diretti. “Sana fal bakacağım. Ve eğer her şeyi bilirsem paramı bana geri vermesini sağlayacaksın”. Kadının tam bir deli olduğunu düşünmeye başladığım için teklifini kabul ettim. “Yalnızken bakarım” dedi kadın ve Ayten’i dışarı çıkardı. Sonra bir bir anlattı; sanki bu hayatı bir gölge misali benle yaşamış gibi, izlemiş gibi, Tanrı’nın yanından beni gözetlemiş gibi her şeyi anlattı. O anlattıkça ben hafifledim, o yoruldu. En sonunda durdu: “Sen tahmin ettiğinden çok daha geç öleceksin. Beklediğinden ve istediğinden çok daha sonra. Ama senin ömrün bir başkasının ölümüne bağlı olacak ve bir karar vermen gerekecek. Bu kararın sonrası, ya öleceksin ya da birini öldürüp uzun ve her gün ölmek isteyeceğin bir hayat yaşayacaksın. “Peki, hangisini yapacağım?”. “Bunu söyleyemem, çünkü söylersem hiç birşeyin heyecanı kalmaz”. Peki kimi öldürmem gerektiğini nasıl bileceğim?”. Bu sorum üzerine falcı ilk defa gülümsedi ve dedi ki: “Zamanı geldiğinde bunu adın gibi bileceksin”.

Falcıya, Ayten’den hiçbir zaman alamayacağım paraları birer birer sayarken aklımdan geçen sadece insan yüzleriydi. Bu durum, yani amansızca kendime öldürecek bir nesne arayışım, kimilerine göre birkaç ay, kimilerine göre aslanların çiftleşme dönemine kadar ve bana göre de uykusuz birçok rüya boyunca devam etti.

Bu rüyaların çoğu neredeyse birbirinin aynıydı. Kendimi sureti belirsiz bir gölgeyle kavga ederken görüyordum. Adam silahını bana doğrultmuş ve beni alnımın ortasından vurmaya hazırlanırken, ben cebimden çıkardığım sustalımla karnını deşiyordum. Diğer birinde çiftleştiğim kızlardan birinin uzak bir memleketteki abisi bir gece gizlice arkamdan sokulup kardeşinin hamile olduğunu söylüyor ve elindeki taşla kafamı parçalıyordu. Bu ve benzeri birçok senaryo, yani kimin katil kimin maktül olduğunun sürekli değiştiği türlü düş/ünce/lerle uzun süre hangi durumda daha çok sevineceğimi anlamaya çalıştım. Ama boşunaydı.

Ben sıkıntı içinde kurbanımı/katilimi ararken, bir sabah, bu sürede yanımdan kovduğum herkesin – ilk başta benim için endişelenen, üzülen bütün sirk sakinlerinin- artık nasıl olduğumu bile sormaya gerek duymadan önümden geçip gittiklerini fark ettim. Çiftleştiğim kadınlar başkalarının yanındaydı. Annemim yerine aslanların ağzına giren ve sırf bu yüzden benimle arasında tuhaf bir bağ olduğuna inanan kadın bile beni görünce yüzünü çeviriyordu. Halim ortalıklarda yoktu. O sabah anladım ki gerçekten yalnız kalmışım. Nursuz bir falcının ağzından dökülen saçmasapan laflar yüzünden...Ne dediğini bilmeyen ve muhtemelen sadece beni korkutmak için böyle bir hikaye uyduran....aylarımı insan yüzleriyle başbaşa geçirmemi ve iyiden iyiye delirmemi isteyen o nursuz falcı yüzünden... yalnız kalmışım. Bu düşünceyle, yani falcının aslında yalancı olduğu fikriyle, sanki üstümdeki bütün ağırlık birden yokoldu. Fesatça yapılmış bir büyü bozulmuş gibi rahatladım ve insanlara kendimi affettirmenin yollarını aramaya başladım. Güzel bir kasabada yapacağımız gösteriler için iki gündür yoldaydık ve kuzeyde, yeşillikler içindeki bu yere varmamız için daha üç gün yolumuz vardı. Ben de bu üç gün boyunca bulduğum her fırsatta gördüğüm herkesin gönlünü aldım. Halim ortalıkta yoktu.

Kasabaya vardığımız ilk gün akşama kadar çadırları ve aletleri kurduk. Herkesin keyfi yerindeydi. Çorak topraklardan en sonunda kurtulmuştuk. Çorak topraklı şehirlerin yüzünde memenet olmayan insanlarından, soğuk ve mesafeli duruşlarından kurtulmuştuk. Kuzeyin hareketli ve neşeli insanları şimdiden ellerinde yiyeceklerle sirke gelmişler, hal hatır sormaya başlamışlardı. Kadınların çoğunun renkli kıyafetleri, tombul ve kırmızı yanakları vardı. Erkeklerin çoğu arsız ve çapkındı. Çocukların hepsi cin gibiydi. Belki aylardır bana musallat olan halet-i ruhiyemden kurtulmanın verdiği coşkuyla, belki de bu yörenin insanlarına duyduğum yakınlıktan dolayı akşamki gösterinin çok daha güzel geçmesini istiyordum. Ve Halim hala ortalıkta yoktu.

Onu kime sorsam, “az önce burdaydı, şu tarafa gitti, şurdan geldi” gibi cevaplar alıyordum. Yani yakınımda olmalıydı, fakat bir türlü göremiyordum. Sandım ki bu suskun zamanlar boyunca en çok onu kırmışım. Ve düşündüm; ne zaman ne yaparak nasıl kırmıştım Halim’i? Bir iki üç sigara boyunca bunu düşündüm; hava iyiden iyiye kızıllaşıp sonra da kararırken ve artık ipe çıkma zamanı gelene kadar... Ve kimseye bir diğerinden daha kötü davranmadığımı bildiğim için, herkesten aynı anda uzaklaştığımı, kimseyi bir diğerine tercih etmediğimi bildiğim için, neden özellikle onun bu kadar kırgın olduğunu bir türlü bulamadım. Gösteri için merdivenden yavaş yavaş tırmanırken, gözüm hala onu arıyordu. Ama ne kendi trabzanında ne de aşağıda, olmasını beklediğim hiçbir yerde yoktu. Kalın bordo kadifeden, sarı saçaklı perdenin ardından alkışları ve uğultuları duyuyordum. Az sonra hayvanlar sahneden çekilecek ve sıra bize gelecekti. Yani bana. Elime sırığımı aldım, her zamanki nefes egzersizlerimi yaptım ve güzeller güzeli Zehra’nın anonsuyla perde yavaş yavaş aralandı.
Seyirciyi, tam da kuzey insanlarının sevdiği gibi oltaya yakalanmış gümüş renkli bir balığın taklidini yaparak selamladım. Bu herkesin keyfini iyice arttırmıştı. Aşağıda 70’lik dedelerin birden öne fırlayarak bana aynı selamla karşılık verdiğini, çocukların tepine tepine güldüğünü, kadınların bunu bir jest olarak alıp çapkın çapkın beni süzdüklerini gördüm. Ve ilk adımımı attım. Daha o anda, salondaki bütün sesler kesildi, gürültücü birkaç çocuğun kulağı anneleri tarafından sağlamca bükülerek susturuldu. Sanki herkes nefesini tuttu. İkinci adımımı attım. İkinci adımla birlikte ne gerginliğim ne de korkum kaldı. Hep böyle olurdu. Herşey ilk adımda normallerdi. Gerisi kolaydı. Üçüncü adımımı attım. Bu sırada aşağıda Zehra’nın çaldığı davulun ritmi az biraz daha hızlandı ve insanların kalbinin ritmi bu hıza sabitlendi. Dördüncü adımımı attım ve onu gördüm. Daha doğrusu gölgesini. Halim, karşıda, trabzanda her zamanki yerini almıştı. İçim minnetle doldu. Demek beni yalnız bırakmamak için ben dört adım atana kadar o 40 kat merdiveni çıkmıştı. Bunun hoşuma gittiğini anlasın diye gözlerini aradım; ama gördüğüm iki donuk siyahtan başka bişey değildi. Halim, karşıda, tırabzanda, her zamanki yerinde; ama gözleri...başka birinin gözleri...hali...başka birinin hali...

Beşinci adımı atıp da düşmeye başladığımda, gözlerim hala onun gözlerine kenetliydi. Beni havada tutup sağsalim diğer tırabzana bıraktığında bile ayırmadım gözlerimi. Halim’in hali ... başka birinin hali...Gözleri..başka birinin göz...Falcının son sözlerini acıyla hatırladım, ve evet o an adım gibi bildim ki aradığım yüz Halim’in yüzü. Halim olacak benim katilim. Ya da belki...

20 Eylül 2007

Rüyasını Hatırlayanın Büyük Keşfi


Rüyamda bir trendeyim ve yanımda çok eskiden beri tanıdığım, çok eskiden beri beni tanıyan, eski diyip artık kimseye bahsetmediğim sırları, yaşandığı/yaşanmadığı için unutulmamış/özlenmiş günleri bilen, tanık olan insanlar var. Tren çok ferah ve ben çok huzurluyum. Taa ki ahşap bavulumu kaybettiğimi anlayana kadar. Bu bavul hala babannemin evinde, bir divanın altında durur. İçi düğme ve kumaş doludur. Hep yanımda getirmek isterim, ama babanneme tekrar gittiğimde divanın altında onu göremeyecek olmanın verdiği kötü his baskın gelir; “bir dahaki” sefere diyip almadan dönerim. İşte o bavulla yolculuk ediyormuşum ben ve içinde ne olduğunu bilmesem de kaybetmemem önemliymiş. Kompartmanlar arasında yürürken dışarıdan sarı bir ışık geliyor, sadece ileriye aydınlatıyor ve arkam hep siyaha kesiliyor. Dönüp baktığımda hepsi herkes herşey gölge grisi... İleri baktığımda başka başka insanlar rengarenk bana gülümsüyor. Böyle böyle makinistin olduğu bölmeye kadar geliyorum. Makinist arkasını döndüğünde görüyorum ki o aslında Nazlı’ymış. Yüzünde oldukça kendine güvenli bir ifade, üstünde parlak kırmızı kumaştan ve göğüslerini ortaya çıkaran bir bluz... treni o kullanıyormuş. Yani benim trenimi. Daha da acısı, artık arkamdaki herşey siyah ve gri. Önümdeki tek kişi – yani Nazlı – sarının türlü tonlarında ışıklanmış yüzü ile apaçık, her zamankinden daha görünür ve aydınlık. Bense hem aydınlık hem karanlık. Aslında onu oracıkta öldürmeli ve kontrolü ele geçirmeliyim; ama çok özlemişim. Yanına oturup yüzünü seyre dalıyorum. Sonra ne oldu inanın hiç hatırlamıyorum.

Vapurda yanıma oturan çilli kız gazetenin Cumartesi ekini çıkartıp “Rüya Yorumları” yazısını okumaya başlamasaydı, hadi diyelim başladı, ben sıkıntıdan göz ucuyla yazanları okumaya çalışmasaydım, hadi diyelim okudum, Freud’a göre trenin GEÇMİŞ i ifade ettiğini görmeseydim; bu rüyayı hatırlamazdım. Ve şimdi biliyorum ki, benim trenime yön veren, yani yaşanmış olanı nasıl algıladığımı ve yaşanmamış olanı nasıl algılayacağımı belirleyen kişi Nazlı. Bunun 35 yaşında, evli ve akşam kayınpederiyle tavla atacak olan bir adama nasıl bir acı verdiğini tahmin edemezsiniz. Belki de rüyalar üstüne fazla düşünmeden hayra yormak en iyisi. Belki de hiç hatırlamamak, unutmak...

19 Eylül 2007

Kahve Molası: 10.45- 11.00


Ben Nurten.
Fikret Hanım’ın konuşması bittikten sonra saatime baktım: 10.43. İki dakika sonra dışarıya çıkıp kahve/çay kuyruğuna gireceğiz ve herkes birbiri ile tanışacak ve insanlar ilk kiminle göz göze geldilerse bütün toplantı boyunca hep o kişilerle olacaklar....diye düşündüm. Zira teyzemin kızı Elif öyle söylemişti: “Kongrelerde kahve molası çok önemlidir. Bir de sunumlar bittikten sonra soruların alındığı beş dakikalık bölüm. Orada akıllıca bir soru sorarsan ya da güzel bir yorum belki, alanın en ünlüleri seni aklının bir köşesine yazar muhakkak”. Alanın en ünlüleri....Fikret Hanım hüzünlü/büyük gözlerini açıp sorusu olanları görmek için salonu boydan boya tararken, ben de en ön sıraya oturmuş ve elleri çenelerinde ya da gözleri yere/sahnedeki masaya/uzaklara bir yerlere kitlenmiş ve her hallerinden bu konusmadan rahatsız oldukları belli olan falcılara baktım uzun uzun. İşte alanın en ünlüleri. Az önce şimdiye kadar duyduğum en dokunaklı ve güzel hikayelerden birini dinlemiş olan ben ve bu hikayenin anlatıcısını nereden ve nasıl yargılayacaklarını planlayan alanın ünlüleri.
Fikret Hanım orta sıralarda oturan gençten bir adama söz verdi ilkin. Adam dedi ki:

- Ben Samim. Buraya Erzincan’dan geldim ve evimde fal bakarak hayatımı kazanıyorum. Sadece şunu söylemek istedim, anlatıklarınıza büyük ölçüde katılıyorum. Biz malesef insanların mutsuzluğundan besleniyoruz. Ama lütfen, siz buna bu kadar kederlenmeyin. Zira biz o mutsuzluğu besleyen kişiler değiliz. Bilakis, insanlar bizden çıktıktan sonra daha umutlu oluyorlar bence. O yüzden daha iyimser olmanızı bekliyorum sizden. Yoksa bu meslekte mutlu olamazsınız ve nereye baksanız gördüğünüz tek şey bu olur. Teşekkür ederim.

Samim’in adı gibi samimi konuşmasını dinler dinlemez, adamın Fikret Hanım’a birden aşık olmuş olabileceği ihtimali bana oldukça kuvvetli göründü. Fikret Hanım – ki ona artık Fikret diyeceğim- derin bir nefes aldı, hafifçe gülümsedi ve dedi ki:

- Ben, sandığınızın aksine, çok mutluyum. Yaşadığım yerde, durduğum yerde, az ve öz hayatımla, inanın ki, bu salondaki herkes kadar ve bazılarından çok daha mutluyum. Evet, kederli bir duruşum var. Ama bu sizi yanıltmasın, ben çocukken de böyle bakardım ve o zaman da çok mutluydum. Mesleğimize gelince; insanlara umut verip vermediğiniz ne kadar vicdanlı/açıksözlü/dürüst olup olmadığınıza göre değişir. Falda gördüğünü çarpıtmadan anlatan bir falcı kimi zaman da karşısındakini öncekinden daha büyük bir dertle gönderir. Bu yüzden bence falcı olarak bize gelenlere karşı büyük bir sorumluluğumuz var. Bu sorumluluk da çok önemli bir soruyla birlikte geliyor: Doğruyu söylemeli miyiz?

Üçüncü sırada oturan şişman ve sevimli kadın elini kaldırdı birden:

- Evet çocuğum, sorduğun önemli bir soru. Fakat söylesek ne olur söylemesek ne olur. Herşey olacağına varmaz mı zaten?
- Ama biliyorsunuz “kendi kendini doğrulayan kehanet” diye birşey var.
- Çocuğum, bunlara inanmamı beklemeyin. Kehanet yok, Kader var. Çatlasanız da değişmez. Bazen kötüyü söylemek kişinin bu kadere daha erken alışmasını bile sağlar. Bir nevi hazırlık gibi. Siz alanda çok yenisiniz. Lütfen, iki ay sonra açacağım sertifika programına gelin. Orada neyin nasıl söyleneceğini harfi harfine anlatıyorum.

Şişman ve sevecen kadın lafını bitirir bitirmez salondaki birkaç kişinin yüzüne baktı ve hepsi büyük bir sükunetle başını sallayarak kendisini onayladı. Bu kişilerin daha önce bu kadından kurs almış sertifikalı falcılar oluğunu hemen anladım ve bizden havalı duruşları o an anlam kazandı.
Fikret belli ki kadını kırmak istemiyordu; ama yine de dedi ki:

- Sağolun, ama ben hala sizin gibi düşünmüyorum. Daha çocukken baktığım falda gördüklerimi dosdoğru söylediğim Hadise Teyze’nin de kaderine erken alıştığını ve söylenenler çıktıkça daha az acı çektiğini düşünmüyorum. Fakat birgün böyle birşeye ihtiyaç duyarsam muhakkak gelirim.
Kadın sen bilirsin der gibi çevirdi başını ve hem Fikret hem de ben bu kadının şişman ve sevecen değil şişman ve sevecen görünmeye çalışan biri olduğunu hemen anladık.

Fikret salonu tekrar süzdü: Başka sorunuz yoksa artık kahve molasına çıka...

- "VAR” diye bağırdı önde oturanlardan biri.
Kaşları hala çatık, eli hala çenesinde ve hızlı hızlı soluyan bu kadının kim olduğunu bilmiyordum; ama ne söyleyeceği belliydi:

- Sen kim oluyorsun da oraya çıkmış bize ahkam kesiyorsun? Yaşın küçük, elin ayağın tutuyor, uğraşır didinir en güzel araştırmayı yaparsın diye sana bu sunumu yaptırmak istedik. Sense çıkmış saçma sapan konuşuyorsun. Sen daha kaç senelik falcısın da sadece mutsuz olanların bize geldiğine kanaat getirdin? Gerçeklerin ne zaman söylenip ne zaman söylenmeyeceğini senden mi öğreneceğiz? Sen ne demek istiyorsun, açıkça söylesene? Doğruları söylemeyin diyorsan eğer, sen bizim mesleğimizin sonunu getirmeye çalışan, saygınlığını hiçe sayan bir hainsin. Fal bakarken doğruları söylemiyorsan eğer senin kafelerde üç liraya tamah eden sahtekarlardan farkın yok.
Titereyen vücüdündan beklenmeyecek bir çeviklikle ayağa kalktı, bize döndü ve dedi:
- Bu kız ne söylediyse tamamen unutun. Ondan araştırmacı olmaz, ancak hikayeci olur ve ben de kendisine bundan sonra hem fal bakarken hem de bakmazken hep hikaye anlatmasını öğütlüyorum. Son bir yılda en sık gördüklerimize gelince, bununla ilgili ayrı bir sunumu iki gün içinde hazırlayıp yapacağıma söz veriyorum.

Sonradan adının Şükriye olduğunu öğrendiğim yaşlı falcı yerine adeta düşer gibi oturduktan saniyeler sonra, arka sıralardaki yeni yetme falcılar ile ön sıradaki başka yaşlıca falcılar deli gibi bir alkış kopardı. Fikret buz kesmiş, kederi sinirli ve gergin bir hal almıştı. Alkışlar devam ederken ön sıradaki bazı kişilerin Şükriye Hanım’ın yüzüne bile bakmadan salondan çıkmak için ayaklandıklarını gördüm. Sadece ben değil, o an Fikret de anladı ki bu yaşlı kadının kuyucücesi olduğunu düşünen tek biz değidik.

Saatime tekrar baktım: 10: 50. Oysa herşey sanki çok daha uzun sürmüştü. Çantamı alıp dışarı çıkacaktım ki vazgeçtim. Fikret’in yanına yürüdüm. Dokunsan ağlayacak gibiydi. O sırada yanımda birini hissettim ama kim olduğunu anlamak için başımı çevirmeye bile gerek duymadım. Böylece Samim, Fikret ve ben tanışmış olduk.

Kahve kuyruğunda kimse bize bulaşmadı. Biz de kahveleri alana kadar herhangi birşey konuşmamaya birbirimizden habersiz karar verdiğimiz için birkaç dakika oldukça sakin geçti. Sonra başımı sola çevirdiğimde, bütün yaşlı falcıların kahvelerini alıp hızlı hızlı ışıksız bir odaya yöneldiklerini gördüm. Şükriye Hanım, kendinden epey küçük bir adamın yardımıyla, ama adeta uçarcasına gidiyordu. Hışmı, öfkesi, siniri yatışacak gibi değildi. O sırada Fikret’in yine aynı kederle ona baktığını ve belki uzun süreden beri ilk defa gerçekten mutsuz olduğunu gördüm. Falcıların falcısı, beni buraya davet eden, annemin arkadaşı, benim dostum Esma yanımızdan aynı öfkeyle geçti...sonra birden durdu, arkasını döndü, “afiyet olsun çocuklar” dedi ve hiçbirimiz karşılık vermeye fırsat bulamadan ilerledi.

- “Esma Hanım anneme benziyor” dedi Fikret.
- “Esma Hanım meleklere benziyor” dedi Samim.

Işıksız odanın kapısı kapanır kapanmaz bir gürültü koptu. İyiyle kötünün Fikret için savaşı başladı diye geçirdim içimden. Biliyorduk; içeride Esma Fikret’i ve bizi bir anne gibi koruyacak, Şükriye’nin kanatlarını yolmaya çalışacağı bu meleğin gözü iki gün boyunca üstümüzde olacaktı.




06 Ağustos 2007

Son Bir Yılda Gördüklerimiz



Sevgili dostlarım,
Son bir yılda neler gördük? Neler görmedik ki desem daha doğru olmaz mıydı?

Bu işe başladığımda daha küçücük bir çocuktum. Bahçesinde Vita yağ tenekeleri içinde sardunya yetiştiren, dalları penceremi tıkırdatıp geceleri beni korkutan ağacın vişneleriyle kokulu reçeller yapan, anlattığı masallarla beni ve mahallenin tüm çocuklarını kahkahalara boğan ananem terziydi. Bu yüzden evimiz her daim etek, pantolon, kışlık kaban, düğün dernek için süslü elbiseler diktirmek için uğrayan kadınlarla doluydu. Yine birgün, hafif bir yaz esintisiyle sardunyaların ve gönlümüzün şenlendiği bir akşamüstü, oğlu bir aya evlenecek olan Hadise Teyze, elinde acı yeşil üstüne krem çizgili bir kumaş, kumaşa uygun iplik ve etek ucuna dikilmesini düşündüğü açık yeşil güpür ile, sıcaktan ve yürümekten soluk soluğa kalmış, çıktı geldi. Gerdanı üç boğum, göbeği beş boğum olan bu Hadise Teyze, kuru mu kuru ananeme hiç benzemese de, her daim al al olan yanaklarını, içten ve gürültülü kahkahasını, kısacası şişmanlara özgü neşesini çok severdim. Ananemle onu içeri buyur ettik ve vişne ağacının altındaki masaya bir sandalye daha çektik. Ne içersin Hadise? / Canım burnuma geldi sabah beri, bir orta bir kahve yapsın da Fikret içeyim. Mutfağa girdim, kahveyi ocağa koydum, penceredeki tül perde hafifçe uçuştu, perdeyi sıyırdım, camın önündeki çiçeklerle konuştum, kahve neden kısık ateşte pişirilir ki diye düşündüm, sıkıldım. Durduğum yerden onları göremesem de dediklerini işitiliyordu. Gelinim pek hamarat. Geçenlerde oğlan çeyizini götürmeye evlerine gittim. Her yer pırıl pırıl. Koltukların altına yumak mı yuvarlamadım, pencere pervazlarını mı parmaklamadım, zerre toz yok. Yemek de biliyor. Altı çeşit pasta yapmış, tuzlusu ayrı tatlısı ayrı. Bir de üzüm şırası getirdi yanında çaydan sonra. Onu bile kendi yapmış. Ananem az konuşurdu, çok dinlerdi: İyi bari oğlun şanslıymış Hadise. Maşallah bir yastıkta kocasınlar. / Ah bi görsem o günleri de başka da birşey istemem. Hah, yaptın mı kahveleri kız, köpük de bilirmiş, ananene çekmişsin. Hadise Teyze kahveyi üç yudumda bitirdi, sonra da fincanı tabağa kapatıp iri göğüslerinin hizasında tutarak çevirdi: Neyse halim çıksın falim. / Hadise kapattın da kim bakacak o fala/ Sen bakarsın kız, elinden her iş gelir senin dedi Hadise, sonra da ananemin karşı çıkışlarını dikkate almadan yeni dünürlerden bahsetti bir süre. Ben masanın yanındaki mindere kıvrılmış, her zamanki gibi ağacın dallarını saymaya çalışıyordum. Bir yandan da ısrarla bacağıma konmayı sürdüren bir kara sinekle uğraşıyordum ama aslında şu fal olayına takılmıştı aklım, zira bizim evde ilk defa fal kapanmıştı. Hadise Teyze parmağını fincana koydu, soğuduğunu anlayınca ananeme uzattı. Ananem bu sefer oldukça kararlı bir şekilde, tövbe elime almam, günah dedi. Hadise Teyze fincanı ananemin eline tutuşturmaya çalışıyor, ananem ittiriyordu. Yaklaşık beş dakika süren bu itiş kakışı ananem kazandı, suratı asılmış Hadise Teyze bakmazsan bakma aman, ölmedik diyerek fincanını kendi açtı, bir iki dakika konuşmadan telvenin orasını burasını inceledi, ara ara kendi kendine mırıldandı: şu yol mu ki, bak göz var galiba evimizin üstünde. Aman aman, gözü kalanın gözü çıksın. Şu bizim gelin mi ki, torun mu ki...... Nedense o an kendimi tutamadım, ayağa kalktım, kadının kucağına oturdum: Hani ben de bakayım Hadise Teyze. Kadın işaret parmağıyla bana gördüklerini gösterdi. Ama benim gördüklerim bambaşkaydı. Ne yol yola ne gelin geline benziyordu. Evet bir torun vardı, ama gelinin karnında ve ölüydü. Dudağımı ısırmıştım, gözlerim büyümüştü. Ne oldu kız Fikret, yüzün sapsarı oldu dedi Hadise Teyze. Ben dedim, başkaca şeyler gördüm teyze, ama söylemem. / Söyle kız, ne gördün cimcime. Fal da mı bilirsin sen / Yok be Hadise, bacak kadar çocuk ne falı bilirmiş. Girme çocuğun aklına, gel kuzum sen buraya bakayım, gel de bana şu teyelde yardım et. / Dur be Fatma Abla iki söyleyiversin çocuk. Çocuk bu, daha ergen değil, ona günah yazılmaz hem. Hadi Fikret, ne gördün bakalım diyiver.

Çocuktum ben. Ne gördüğümü nasıl anlatacağımı bilmiyordum. Hem gördüklerimin şu yaşadığımız hayatta gerçekten olabileceğini hiç bilmiyordum daha. Ama yine de dedim ki:

Burda bir kadın var. Kahverengi uzun kıvrık saçlı, zayıf, boyu uzunca /hah benim gelin o işte/ bu kadının karnında bir bebek var / ay torun gelecek/ bu bebek...bu bebek kadının karnında. /eee tamam/ ama öyle değil teyze, yani kadının şimdi karnında, sonra değil. Şimdi, hala karnında. Ölsün diye uğraşıyor, çok kederli. Şimdi daha olmamış ama olacak. Allaha çok dua ediyor ölsün diye ve ölecek. Kadın bunu anlayamayacak. Anlamadığı için o da....hastalanacak. Bir adam var, çok üzülecek. Bir kadın var, şişman ve güleç. Etek giymiş, oynuyor. Ama sonra o da çok üzülecek. Bebeğin babası kadından hesap soracak, ama kadın hastalığından kurtulamadığından..../SUS diye bağırdı ananem. Yerinden fırladığı gibi beni teyzenin kucağından indirdi, suratıma okkalı bir tokat atıp evin içine sürükledi. Hadise Teyze dağılmıştı, şaşkındı. Ananem: çocuk işte, uyduruyor Hadise. Hep sen soktun bunları aklına, fal mal bilmezdi o diyordu sürekli. Sonra kadın apar topar kalktı. Böylece, bir falın insanların ruh halini bir dakikada nasıl da değiştirebileceğini daha en baştan öğrenmiştim.

Çocuktum ben. Kim bana inanacaktı. Ama bir ay içinde söylenenlerin hepsi çıktı. Oğlanın düğününden iki hafta sonra, gelinleri sancılandı, doktora götürdüler, kadının iki aylık bebeğinin, nur içinde yatsın, iki haftadır ölü olduğunu ve kadını zehirlediğini söylemişler. Hadise Teyze, oğlu, dünürleri herkes çok üzüldü, herkes perişan oldu ve gelin de yavrusuyla birlikte göçtü gitti. İşte benim yedi yaşıma uzanan maceram böyle başladı sevgili dostlar. O günden sonra ananemin evi terzi için gelmiş numarası yapıp hep fal baktırmak isteyen kadınlarla dolmaya başladı. Ancak ananem hayattayken, kendi evinde bana bir daha fal baktırmadı. Ben de kendimi tuttum ve şu yaşıma kadar bakmadım. Fakat geçen sene onu yitirdim. Koca evde ben, sardunyalar ve vişne ağacı, bir başımıza kalakaldık. İlk başta başsağlığı dilemeye gelenlerin de ayağı bir süre sonra kesildi. Ben de fal bakmaya başladım. Ev dolsun, insanlar gelsin, tek başıma bu yaşımda delirmeyeyim diye...

Son bir yılda neler gördük sevgili dostlarım? Bunu genç ve daha binlerce falla bulanmamış hafızamla size aktaracağım.

Son bir yılda, bizden medet uman, ağzımızdan çıkan iyi şeylere inanan, kötü şeyleri unutan, iyi sözlere matah etmeyen, kötü sözlerde yüzü kararan, dilekleri birbirinin aynı- yani mutlu olmak – olan insanlar gördük. Ve bundan daha çok, biz, mutsuz insanlar gördük. Mutsuzdular, çünkü merak içindeydiler. Gelecekte ne olacağını bilememenin ve sabretmek yerine açgözlülük yaparak önceden öğrenmenin verdiği mutsuzluğun içindeydiler. İyi sözler birkaç hafta/ay/yıl sonra çıktığında, hiç bilmediklerinde şaşıracakları kadar şaşırmadılar. Hiç bilmediklerinde mutlu olacakları kadar mutlu olmadılar. Ama kötü şeyler gerçekleştiğinde, bunları hiç beklemiyorlarmış gibi feryat ettiler. Acı, önceden geleceğini bilsen bile çekilir.

Son bir yılda başka neler gördük sevgili dostlarım? Kocasını aldatan kadınların kocalarının da yıllardır onları aldattığını gördük, başkasının hakkını yiyen ama bunu düşünmediği için vicdanı rahat insanlar gördük, başkasının ahını aldığından yüzündeki nur çoktan gitmiş fakat yine de hep kendini haklı gören deliler gördük, kendinden zayıfa eziyet eden ve buna hak gören kibirli insanlar ve bu insanları ezen daha kibirli insanlar gördük, doğruyu bilip söylemediğinde yüzü bile kızarmayan kaynanalar, kaynanaları ölsün diye dilek tutan gelinler gördük, içkici, ayyaş, küfürbaz kocalar ve bu kocalara büyü yaptırıp yola getirmeye çalışan kadınlar gördük. Kısaca, yalan içinde yaşanan hayatlar gördük.


Ama son bir yılda iyi insanlar da görmedik mi? Gördük. En azından, benim bahçesi sardunyalı evime gelen mahalle dostlarım – ki bunlar manavın, kasabın, bakkalın, erkek terzinin ve iki sokak aşağıdaki toplu konutun kapıcısının karılarıdır, işte onlar dürüst ve doğru insanlar. Onlar ki falı “aman kötü birşey çıkarsa söyleme kız” diye kapatırlar, güzel laflar ettiğimde boynuma atılıp “hadi inşallah” derler, çok büyük laflar etmeme gerek duymazlar, para istemediğimden gelirken bahçelerinden topladıkları meyveleri getirirler, arada da bana fal bakıp telvemde kısmet görürler. Bence bir hayat ne kadar basitse o kadar temiz oluyor. İşte, bunu gördük.

Biliyorum, içinizden bazıları daha ciddi sözler edeceğimi, ülkedeki ekonomik sorunların insanlara nasıl yansıdığı ya da falda en çok çıkan şekillerin yüzdelere göre dağılımı hakkında konuşacağımı düşündü. Peki bunlar ne işe yarayacak? Zaten bildiğimiz ve her seferinde bizi bunaltan onca şekli burda sizlere tekrar etsem ve yirmi falcıyla yapılan zayıf araştırma sonuçlarını aktarsam, bunlar bize gerçeği mi gösterecek? A falcısının falları %70 çıkmış, B falcısının ki %80 çıkmış, ortalama % 60 falda olacağı öngörebiliyoruz desem, bu bizim mesleğimizi daha bilimsel ve saygın mı yapacak? Hayır. Bence bizim mesleğimizin devamı, malesef, insanların mutsuz olmasına bağlı. Ancak mutsuzlar para verip bize gelir, ve bu, konuşmamın ortasında da bahsettiğim gibi, son bir yılda en sık gördüğümüz şeydir.

Fikret Sema Gülçam