
Ben Selim. Usta Cambaz. Gezginbalık Sirki’nin usta cambazı. Bu ismi babam vermiş sirke. Ben olsam, ağırlığı olan ve yıllar yılı güçlenecek başka bir isim verirdim. Unutulmayacak, köklü, sağlam bir isim. Ama babam gezginbalık demiş. Balıklar zaten gezgin değil midir? Yoksa bu isim bizim oradan oraya konargöçerken aslında bir gün oltanın ucundaki salak yemi yiyip zokalanacağımızı anlatmak için mi? Özgür olduğumuzu, ancak yalnızca suyun içinde ayrı bir dünyada ve deryada, tamamen kendimize benzer canlılar arasında var olabileceğimizi ve karada sabit bir hayatın bizim için asla mümkün olmayacağını anlatmak için mi? Bunu hiçbirimiz öğrenemeyeceğiz, çünkü hem babam hem de onunla birlikte bu sirki kuran diğer arkadaşları birer birer öldüler. Nedense sirk insanlarının ömrü kısa oluyor. Bunu o kadar iyi biliyorum ki.
Ben babadan cambazım. Halim ve daha başka bir sürü heyecanlı yeniyetme gibi sonradan bu işi seçmedim. 42 sene önce bu sirkte doğdum. Annem aslan terbiyecisiydi. Ölümü bu sirkte çoğu kişiye kısmet olmamış biçimde huzurlu ve oldukça normal gerçekleşti. Terbiye ettiği iki aslan - dişiyi Melek erkeği de Kelek diye severdi- arkasından bir hafta yas tuttular. Bu şimdiye kadar kedigillerde görülmedik bir hassasiyet olduğundan birkaç büyük televizyon kanalı bile konuyla ilgilendi, sürekli acı içinde kükreyen aslanların kafesinin önüne çadır kurup belgesel çekmek isteyenler bile oldu. Sirk müdürümüz Osman, kendisi tam bir mezarcıdır, annemin ölümünden bile işte, bu sayede para kazandı. Haram zıkkım olsun.
Önce annem gitti. Sonra, ondan birkaç sene sonra da babam. Babam nasıl mı öldü? Bunu sonra anlatayım.
Babam erken öleceğini bildiğinden midir nedir, daha aklım hiç bir şeye ermezken, hatta dengede durmayı bile zar zor becerirken ipin üstüne çıkarmıştı beni. O gittikten sonra gözü gibi sevdiği sirkte onun yerini almak, “o” olmak… Bunun başından beri babamın planı olduğunu şimdi çok daha açık şekilde görüyorum. Bunları söylerken ben, siz çoktan yarısından fazlası tükenmiş bu hayattan pişman olup olmadığımı merak ettiniz. Evet, pişmanım. Kim pişman değil ki! Tıkıldığın o küçücük kasabadan çıkmayı gözü yemeyen sen, sevmediğin bir kadınla evlenip çoluk çocuğa karışan sen, otobüste yanında oturan kadının hayatını, kocasının nasıl biri olduğunu, ne iş yaptığını ve yüzünün neden gülümser olduğunu merak eden sen, sizler pişman değil misiniz?
Pişmanım çünkü bu göçebelik beni kimseye hiçbir yere bağlanamayan, huysuz, başına buyruk bir adam yaptı. Pişmanım, zira isterdim ki bir kadın olsun, benimdir diyebileyim, sahipleneyim… Onun yerine işte, burada her gün daha da yalnızlaşan, yaşlanan, benim gibi buraya doğmuş kadınlarla çiftleşiyorum. Buna sevişmek bile denemez, evet, çiftleşiyorum. Tamamen dürtüsel olarak, erkekliğin bizim türümüze yıllardır buyurduğu gibi. Ama üreme amacıyla değil. Bir çocuğum olması fikrinden, ömrümün burada geçeceğine karar verdiğim gün vazgeçtim. Bir lanet gibi, bu sirki başka bir çocuğun daha omzuna yüklemeyeyim, erkek olursa benim gibi cambaz olur, kız olursa cambazların altına giren kadınlardan biri olur diye korktum. Çok da iyi bir karar vermişim. Zira çocuk yerine, kader bana şu Halim’i gönderdi. Buraya ilk gençliğin verdiği bütün heveslerle koşup gelen, gördüğüm en yetenekli cambaz olan Halim’i bir kardeş, özlemi çekilen bir oğul ve unutulmuş daha birçok şey gibi sevmek istedim. Ama hırs…en hoşlanmadığım şeydir hırs. Ve Halim’de en çok olan şeydir. Ve Halim’i Halim yapan, beni de ondan iyice uzaklaştıran şeydir.
Size her şeyi en başından anlatmak isterdim. Halim’in buraya geldiği günden başlardım ve onun 30 metrelik ip üstünde kedi gibi yürüyüp sonra kendini yere bırakışından, yere düşüşündeki zariflikten, gözlerindeki ışığın en parlak olduğu ve bana saygı duyduğu o ilk zamanlarımızdan bahsederdim. Ama bunlar artık aslında hiç yaşanmamış ve kurgulanmış bir geçmişin kırıntıları gibi duruyor.
Aslında benim çöküşüm (ki bunu böyle nitelendirmeyi kabullenmek bile bana acı veriyor, ama artık çaresizim ve çaresiz bir insan her şeyi yapabilir her şeyi düşünebilir çaresiz insanlardan korkmak lazım bence ve ben gerçekten çaresizim. Pardon, bunu zaten söylemişim) yüzünde nur olmayan bir falcının ağzından dökülenlerle birlikte başladı. İki yaz önce hayatında sirk görmemiş yoksul bir halkı eğlendirmek, ceplerinde şıngırdayan bozukluklarını toparlayıp en azından sulak yerlere gidişimizi garantileyebilecek parayı sağlamak için kurak bir kasabaya çadır kurmuştuk. Orada kaldığımız ilk iki gece neredeyse hiç iş yapmadık. Birkaç meraklı çocuk ve kümes hayvanı dışında ziyaretimize gelen olmadı. Üçüncü gün, artık yavaş yavaş toplanıp civar yerlere gitme kararı alınmışken sirkimiz dolmaya başladı. Çevre köylerden ve kasabalardan gelen ziyaretçiler, nikahı yeni kıyılmış gelinlikli damatlıklı çiftler, 80’inde ve bir ayağı çukurda nineler, kısacası görüp görebileceğiniz herkes sirke doluşmuştu. Gösterimden sonra aldığım alkış kulaklarımın pasını almıştı ve iyice keyiflenmiştim. Bu yüzden eli boşta olan başka bir sirk sakiniyle çiftleşip keyfime keyif katmak için dışarıda dolanmaya başladım. Gelecekgörenler Çadırı’nın yanından geçerken bir çekişme sesi duydum. Arkadan bakınca bu kasabaya göre oldukça hoş ve alımlı olan bir kadın, falcımızın tepesine dikilmiş onu yalancılık, sahtecilik ve hilekarlıkla suçluyor ve parasını geri istiyordu. Atışmaları belki 10 dakika devam etti etmedi, kadın bana dönüp “Sen söyle” dedi. “Bu kadın sence gerçek bir falcı mı?”. Ayten’in fal bakmayı bilmediğini hepimiz bilirdik, fakat bir müşterinin önünde bunu kim nasıl itiraf edebilirdi ki. Omzumu silkip arkamı döndüm, ama kadının ince uzun parmakları omzumu kavradı. “Dur”. Bu emir cümlesiyle birlikte tekrar onlara döndüm ve kadının yüzünde daha önce kimsede görmediğim bir yorgunluk gördüm. Ve o bunu gördüğümü gözlerimden okudu. Ve dedi ki: “Şaşırdın değil mi? İşte, gerçek bir falcının yüzü benimki gibi olur. Gerçek bir falcı, yani ona gelen insanların bütün dertlerini okuyabilen bir falcı, bunların getirdiği acıyla baş edemez ve en sonunda benim gibi bir sıfata sahip olur. Senin bu arkadaşın gibi pembe yanaklı, çakmak bakışlı kalamaz”. “Beni ilgilendirmiyor” dedim sadece ama kadın diretti. “Sana fal bakacağım. Ve eğer her şeyi bilirsem paramı bana geri vermesini sağlayacaksın”. Kadının tam bir deli olduğunu düşünmeye başladığım için teklifini kabul ettim. “Yalnızken bakarım” dedi kadın ve Ayten’i dışarı çıkardı. Sonra bir bir anlattı; sanki bu hayatı bir gölge misali benle yaşamış gibi, izlemiş gibi, Tanrı’nın yanından beni gözetlemiş gibi her şeyi anlattı. O anlattıkça ben hafifledim, o yoruldu. En sonunda durdu: “Sen tahmin ettiğinden çok daha geç öleceksin. Beklediğinden ve istediğinden çok daha sonra. Ama senin ömrün bir başkasının ölümüne bağlı olacak ve bir karar vermen gerekecek. Bu kararın sonrası, ya öleceksin ya da birini öldürüp uzun ve her gün ölmek isteyeceğin bir hayat yaşayacaksın. “Peki, hangisini yapacağım?”. “Bunu söyleyemem, çünkü söylersem hiç birşeyin heyecanı kalmaz”. Peki kimi öldürmem gerektiğini nasıl bileceğim?”. Bu sorum üzerine falcı ilk defa gülümsedi ve dedi ki: “Zamanı geldiğinde bunu adın gibi bileceksin”.
Falcıya, Ayten’den hiçbir zaman alamayacağım paraları birer birer sayarken aklımdan geçen sadece insan yüzleriydi. Bu durum, yani amansızca kendime öldürecek bir nesne arayışım, kimilerine göre birkaç ay, kimilerine göre aslanların çiftleşme dönemine kadar ve bana göre de uykusuz birçok rüya boyunca devam etti.
Bu rüyaların çoğu neredeyse birbirinin aynıydı. Kendimi sureti belirsiz bir gölgeyle kavga ederken görüyordum. Adam silahını bana doğrultmuş ve beni alnımın ortasından vurmaya hazırlanırken, ben cebimden çıkardığım sustalımla karnını deşiyordum. Diğer birinde çiftleştiğim kızlardan birinin uzak bir memleketteki abisi bir gece gizlice arkamdan sokulup kardeşinin hamile olduğunu söylüyor ve elindeki taşla kafamı parçalıyordu. Bu ve benzeri birçok senaryo, yani kimin katil kimin maktül olduğunun sürekli değiştiği türlü düş/ünce/lerle uzun süre hangi durumda daha çok sevineceğimi anlamaya çalıştım. Ama boşunaydı.
Ben sıkıntı içinde kurbanımı/katilimi ararken, bir sabah, bu sürede yanımdan kovduğum herkesin – ilk başta benim için endişelenen, üzülen bütün sirk sakinlerinin- artık nasıl olduğumu bile sormaya gerek duymadan önümden geçip gittiklerini fark ettim. Çiftleştiğim kadınlar başkalarının yanındaydı. Annemim yerine aslanların ağzına giren ve sırf bu yüzden benimle arasında tuhaf bir bağ olduğuna inanan kadın bile beni görünce yüzünü çeviriyordu. Halim ortalıklarda yoktu. O sabah anladım ki gerçekten yalnız kalmışım. Nursuz bir falcının ağzından dökülen saçmasapan laflar yüzünden...Ne dediğini bilmeyen ve muhtemelen sadece beni korkutmak için böyle bir hikaye uyduran....aylarımı insan yüzleriyle başbaşa geçirmemi ve iyiden iyiye delirmemi isteyen o nursuz falcı yüzünden... yalnız kalmışım. Bu düşünceyle, yani falcının aslında yalancı olduğu fikriyle, sanki üstümdeki bütün ağırlık birden yokoldu. Fesatça yapılmış bir büyü bozulmuş gibi rahatladım ve insanlara kendimi affettirmenin yollarını aramaya başladım. Güzel bir kasabada yapacağımız gösteriler için iki gündür yoldaydık ve kuzeyde, yeşillikler içindeki bu yere varmamız için daha üç gün yolumuz vardı. Ben de bu üç gün boyunca bulduğum her fırsatta gördüğüm herkesin gönlünü aldım. Halim ortalıkta yoktu.
Kasabaya vardığımız ilk gün akşama kadar çadırları ve aletleri kurduk. Herkesin keyfi yerindeydi. Çorak topraklardan en sonunda kurtulmuştuk. Çorak topraklı şehirlerin yüzünde memenet olmayan insanlarından, soğuk ve mesafeli duruşlarından kurtulmuştuk. Kuzeyin hareketli ve neşeli insanları şimdiden ellerinde yiyeceklerle sirke gelmişler, hal hatır sormaya başlamışlardı. Kadınların çoğunun renkli kıyafetleri, tombul ve kırmızı yanakları vardı. Erkeklerin çoğu arsız ve çapkındı. Çocukların hepsi cin gibiydi. Belki aylardır bana musallat olan halet-i ruhiyemden kurtulmanın verdiği coşkuyla, belki de bu yörenin insanlarına duyduğum yakınlıktan dolayı akşamki gösterinin çok daha güzel geçmesini istiyordum. Ve Halim hala ortalıkta yoktu.
Onu kime sorsam, “az önce burdaydı, şu tarafa gitti, şurdan geldi” gibi cevaplar alıyordum. Yani yakınımda olmalıydı, fakat bir türlü göremiyordum. Sandım ki bu suskun zamanlar boyunca en çok onu kırmışım. Ve düşündüm; ne zaman ne yaparak nasıl kırmıştım Halim’i? Bir iki üç sigara boyunca bunu düşündüm; hava iyiden iyiye kızıllaşıp sonra da kararırken ve artık ipe çıkma zamanı gelene kadar... Ve kimseye bir diğerinden daha kötü davranmadığımı bildiğim için, herkesten aynı anda uzaklaştığımı, kimseyi bir diğerine tercih etmediğimi bildiğim için, neden özellikle onun bu kadar kırgın olduğunu bir türlü bulamadım. Gösteri için merdivenden yavaş yavaş tırmanırken, gözüm hala onu arıyordu. Ama ne kendi trabzanında ne de aşağıda, olmasını beklediğim hiçbir yerde yoktu. Kalın bordo kadifeden, sarı saçaklı perdenin ardından alkışları ve uğultuları duyuyordum. Az sonra hayvanlar sahneden çekilecek ve sıra bize gelecekti. Yani bana. Elime sırığımı aldım, her zamanki nefes egzersizlerimi yaptım ve güzeller güzeli Zehra’nın anonsuyla perde yavaş yavaş aralandı.
Seyirciyi, tam da kuzey insanlarının sevdiği gibi oltaya yakalanmış gümüş renkli bir balığın taklidini yaparak selamladım. Bu herkesin keyfini iyice arttırmıştı. Aşağıda 70’lik dedelerin birden öne fırlayarak bana aynı selamla karşılık verdiğini, çocukların tepine tepine güldüğünü, kadınların bunu bir jest olarak alıp çapkın çapkın beni süzdüklerini gördüm. Ve ilk adımımı attım. Daha o anda, salondaki bütün sesler kesildi, gürültücü birkaç çocuğun kulağı anneleri tarafından sağlamca bükülerek susturuldu. Sanki herkes nefesini tuttu. İkinci adımımı attım. İkinci adımla birlikte ne gerginliğim ne de korkum kaldı. Hep böyle olurdu. Herşey ilk adımda normallerdi. Gerisi kolaydı. Üçüncü adımımı attım. Bu sırada aşağıda Zehra’nın çaldığı davulun ritmi az biraz daha hızlandı ve insanların kalbinin ritmi bu hıza sabitlendi. Dördüncü adımımı attım ve onu gördüm. Daha doğrusu gölgesini. Halim, karşıda, trabzanda her zamanki yerini almıştı. İçim minnetle doldu. Demek beni yalnız bırakmamak için ben dört adım atana kadar o 40 kat merdiveni çıkmıştı. Bunun hoşuma gittiğini anlasın diye gözlerini aradım; ama gördüğüm iki donuk siyahtan başka bişey değildi. Halim, karşıda, tırabzanda, her zamanki yerinde; ama gözleri...başka birinin gözleri...hali...başka birinin hali...
Beşinci adımı atıp da düşmeye başladığımda, gözlerim hala onun gözlerine kenetliydi. Beni havada tutup sağsalim diğer tırabzana bıraktığında bile ayırmadım gözlerimi. Halim’in hali ... başka birinin hali...Gözleri..başka birinin göz...Falcının son sözlerini acıyla hatırladım, ve evet o an adım gibi bildim ki aradığım yüz Halim’in yüzü. Halim olacak benim katilim. Ya da belki...